Tüketim Çağında Müzeler ve Formları Üzerine

Anahtar Kelimeler: tüketim çağı, müzenin değişimi, eser-mekan-insan ilişkisi

Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM) 1946 yılında müze kavramı için yaptığı tanımı¹, 1951 ve 1961’deki tanımlarından sonra, 1974’te genelleştirerek “Müze, insanoğlunun ve çevresinin kesin kanıtlarını, eğitim, çalışma ve insanlığın estetik hazzı için toplayan, koruyan, araştıran, ileten ve sergileyen, halka açık, toplumun ve toplumun gelişiminin hizmetinde olan kâr amacı gütmeyen kalıcı bir kuruluştur (URL-1).” haline getirmiştir. Yunancada “Mouseion” (bilimler tapınağı) kelimesinden gelen müze’ye dair tanımlar zaman içerisinde değişirken müzenin kendisi de yapısal olarak değişmiştir. 15. yüzyıl Avrupa’sında dini içerikli görsellerin sergilenebileceği mekanlara ihtiyaç duyulması ve Rönesans sanatçılarının eserlerinin koleksiyonlara girmesi ile kurumsallaşan müzeler 16.yy’da zenginleşen tüccarların oluşturduğu koleksiyonların halka açılması ile bir dönüm noktası yaşar (Çolak, 2011). Bu gelişim 18.yüzyılda birçok müzenin açılması ile devam etmiştir. 21. yüzyılda ise müzeler ICOM’un yeni bir müze tanımına ihtiyaç duyduğunu gösterircesine “kar amacı güder” olmuştur ve tüketim mekanlarına dönüşmüştür. Bilgilendirme işlevinin yanı sıra farklı mekansal deneyimler sunan, sadece eserine göre değil mimarisine göre de tercih edilen; popüler hafta sonu etkinlikleri başlığı altında görülen, instagramda paylaşılan selfilerde rastlanan müzeler, artık kişileri, şehirleri ve şirketleri sembolleştiren tüketim merkezleri olarak karşımıza çıkar (Aygün, 2013). Müzelerin ‘tüketim merkezleri’ olma özelliğini de barındırmaya başlamasını yadsımamak ile birlikte bunun, salt olumsuz olarak ele alınamayacağı ve bu dönüşümün müzelere değil çağa ve insana ait olduğu söylenebilir.

Müze mimarisinin, içinde sergilenen sanat eserlerinin önüne geçmesi, daha çok kendini sergilemesi, sergilemenin teşhir etmeye dönüşerek tüketim mekanları haline gelmesi ile serginin mimarisi ve sergilenen eser arasındaki ilişki tartışmalı hale gelmiştir. Ancak bu tek taraflı olarak mimarinin talep gören formlar kullanarak ikonikleşmesi değil, aynı zamanda sanat eserlerinin de tüketim ürünleri halini almasından kaynaklanır. Sanatın hep özerk, çıkarsız ve amaçsız olduğunu iddia edemeyiz ancak 21.yy’dan bu sıfatlardan oldukça uzaklaştığını söyleyebiliriz. Müzenin tüketim mekanı haline gelmesi mimarisinin sonucu değil, tüketim çağının sanatı etkilediği gibi müzeleri de etkilemesi sonucudur. Peki müze mimarisinin eserlerin önüne geçmesi, kendini göstermesi ya da bir gösteriye dönüşmesi sorunlu bir durum mudur? Mekanın geri planda kalması eser ile olan ilişkimizi kuvvetlendirir mi ya da güçlü bir mekan eserlerle kurulan ilişkiyi daha dinamik kılabilir mi?

Müzelerdeki her eser onu algıladığımız biçimiyle bizde yer eder; insanlarda benzer ve farklı duygular oluşturur. Eserin algılanmasında ve bu süreçte kurulan ilişkide mekana dair özellikler etkilidir. Sergideki eserlerin anlaşılabilmesi için ışık, ses gibi bazı fiziksel koşulların -belki de eserlere göre farklılaşarak- sağlanması gerekliliği kabul edilebilir. İhtiyaç duyulan bu koşulların mümkün olduğu kadar sağlandığı durumda yapının ikonikleşmesinin, medyalaşmasının, ön plana çıkmasının eser ile eseri görecek kişi arasında oluşan ilişkiye gölge düşürdüğünü ve yapının sergilenen eserin geri planında durması gerekliliğini iddia etmek mimarinin söz hakkını elinden almaya çalışmaktır. Eserlerin sergilendiği yapıyı sadece eser ile kişi arasında kurulan bire bir ilişkilerden kişi, eserler ve yapı ve hatta bulunduğu şehir, medya arasında kurulan bütün bir ağa dönüştürmek yanlış değil; farklı bir şey tanımlar. Sonuçta, 1800’lü yıllarda inşa edilen açık ve net bölümlendirilmiş bir dış şekil, hassas ve kesin iç strüktürü ile (URL-4) Altes müzesinde de 1900’lü yılların sonunda açılan ve strüktürü ile kendini sergileyen Guggenheim Bilbao’da da (şekil 1-2) eser-mekan ve eser-kişi ile ilişki kurulabilmektedir. Eserlerin ön planda olup mimarinin geri planda kalması gerekliliğini savunmak yapının ve mimarın rolünün tartışmalı bir hal almasına yol açar. Bir başka açıdan yapının sadece işlevine göre değil çevresine göre, bulunduğu tarihe ve kültüre göre de şekillendiğini göz önüne alırsak eserlerin sergilenmesi için tasarlanan yapıların sadece eserler için oluşan bir kütleden ibaret olmasını bekleyemeyiz. Örneğin Pompidio’yu sadece sergi işlevli bir yapı olarak okuyamayız; sadece işleyiş ve servis sisteminin dışarıdan okunabilmesi ile mimari açıdan farklılaşarak ön plana çıkma isteği olan bir yapı olarak da göremeyiz. Pompidio aynı zamanda bulunduğu alanda yaşayan bir merkez olma amacı ile bir meydan yaratarak çevresi ile ilişki kurmaya çalışan bir yapıdır.

csm_03_Profil_b247de75a6
Şekil 01:Altes Müzesi, Berlin, Almanya , 1830 (URL-2)
esManolo-Valdes-2002-2-1-480x480
Şekil 02:Guggenheim Müzesi Bilbao, Bask, İspanya , 1997 (URL-3)

Müze ve müze mimarisinin eserleri ön planda çıkarması ya da kendini gösterme amacı ile eserlerin önüne geçmesi bir seçenektir. Dönüşen çağ ile birlikte farklı işlevli birçok yapı için olduğu gibi müze için de seçeneklerde ve tercihlerde değişimler mevcuttur. Müze de, sanat eseri de ilk ortaya çıktığı haliyle kalmamış değişmiştir; bu değişim yargılanabilir eleştirilebilir olsa da temelde olan müzenin ya da eserin değil insanın dönüşümü, süreç içerisinde ilerleyişidir.

 

¹ 1946 yılında yapılan tanım şu şekildedir; “Müze kelimesi, sanatsal, teknik, bilimsel, tarihi veya arkeolojik materyal bulunduran, içerisine hayvanat ve botanik bahçelerinin dahil olduğu, kütüphanelerin ise içerisinde sergi salonu bulunan kütüphaneler istisna olmak üzere dışında kaldığı halka açık tüm koleksiyonları içinde barındırır.”

 

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 27 Kasım 2017 tarihinde Ali Artun’un seminerinden yola çıkılarak kurgulanmıştır.

 

KAYNAKÇA

Advertisements

Müzecilik Tarihinde Sömürgenin Yeri

Anahtar Kelimeler: Müze, Müzeloji Tarihi, İnsanat Bahçeleri, Sömürge Kültürü

Batı medeniyetlerinin müzelojinin temellerini attıkları, sistematik sergileme metotlarının kurdukları kabul edilir. Tarih sahnesindeki izlerini nesillere aktarmak, kültürel birikimi korumak ve değerli kılmak amaçlarıyla, bilimsel bir çalışma ile temellendirilen müzeloji çalışmaları, daha çok “ulus” olma kavramlarıyla ilişkilendirilir. Ancak geliştirilen metotların, “ulusal başarı” sergileme isteğindeki medeniyetlerce, sadece sanat dallarındaki başarılarını gösterime çabasından kaynaklandığını düşünmek yanıltıcı olacaktır. Sistematik sergilemenin gelişmesinde etkili olan ancak göz ardı edilen iki önemli unsur bulunur. Sömürge ülkelerdeki insanların “bilimsel ırk çalışması” ve sömürülen ülkelere ait kültürel ve ya tarihsel objelerin “evrensel sanat” adı altında sergilenmesi girişimleri, müzelojinin oluşum evreleri arasında yer alır.

Fransa Anıtlar Müzesi, diğer bir çok Fransız müzesi gibi devrim sonrasına ait bir müzedir. Kronolojik kurgusu ile modern müze sayılabilecek bir sistem içinde 1816 yılında kurulmuştur. Dönemin Fransa’sında müzelojinin ve sergileme kültürünün oldukça gelişmiş olduğu bu müzede örneklenebilir. Bu tarihten daha sonra, 1875-1958 arasında yapılmış onlarca insanat bahçesi, etnik müze ve fuarlardaki sömürge gösterisi düşünüldüğünde, sergileme kültüründeki bu “medeni” hareketliliğin sadece sanat ve anıt sergilemesiyle sınırlı kalmadığı görülebilir. Medeniyetlerin sistematik olarak sergiledikleri, sömürülenlerin kendileri olduğu gibi, sömürülenlere ait eserler de olmuştur. Halen en büyük ve gösterişli kabul edilen koleksiyonların İngiltere ve Fransa müzelerine ait olması bu bağlamda tesadüf değildir. Çağdaş müze kavramına kadar, kurulmuş ve varlığını sürdüren “sömürgelerin müzeleri”, sergileme kurulumlarının soylu ataları olarak kabul edilir.

Çağdaş müzelerin sömürü müzeleriyle ilişkilendikleri nokta, mekansal kurguları ya da sergi içeriğinden çok, müzelerin toplumsal boyutlarıyla ilgilidir. Abu Dhabi’de 2009 yılında başlayan “Saadiyat Adası” projesinde, dev bir müzeler kompleksi olarak tasarlanmış ve projeler, küresel mimarinin yıldızlara dağıtılmışken[1] devam eden inşaatlarda çalışan işçilere reva görülen barbarca çalışma koşulları, insan hakları örgütleri tarafından uzun süredir tartışılmaktadır. Sömürü şekil değiştirmiştir ancak varlığı farklı yönleriyle devam etmektedir.

 

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 güz döneminde Doç. Dr. Meltem Aksoy ve Doç.Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi kapsamında 27 Kasım 2017 tarihinde gerçekleşen Ali Artun’un “Mimarlık Müzesi” isimli seminerinden yola çıkılarak üretilmiştir.

 

KAYNAKÇA:

  • Artun A.(2017) Mümkün Olmayan Müze:Müzeler Ne Gösteriyor?, İletişim Yayınları, İstanbul
  • Küçük C. (2016) Müze Politikalarına Karşı Occupy Museums, Skopdergi, Sayı:10
  • Blanchard P. (2011) Human Zoos, Liverpool University Press, Birleşik Krallık

[1] Guggenheim Abu Dhabi (Frank Gehry), Louvre Abu Dhabi (Jean Nouvel), British Museum danışmanlığıyla hazırlanan Zayed Ulusal Müzesi (Norman Foster), Denizcilik Müzesi (Tadao Ando) ve Performans Sanatları Merkezi (Zaha Hadid).

Bir Düşünüş Mekanı Olarak Müze

anahtar sözcükler: müze, etimoloji, müze kent, ev, bellek

Müzeler, kar amacı gütmeyen, topluma ve toplumun gelişimine hizmet eden, soyut ve somut insanlık mirasını koruyan, araştıran, sergileyen halka açık kurumlar olarak bilinir. (ICOM, 2007a: madde 3.1) Müze kelimesinin kökeni ise Yunan mitolojisinde ilham perileri olarak bilinen müzlere (muse)[1] dayanmaktadır (Kandemir, Uçar, 2012). Efsaneye göre bellek tanrıçası Mnemosyne [2] ile Zeus’un kızları olan müzler, dokuz kız kardeştir ve her biri birer sanat dalında özelleşmiş ilham verici perilerdir. Etimolojik kökeni ile ele alındığında müze, bir anlamda, ilham alma, derin düşüncelere dalma, tefekkür etme mekanıdır ve bu yönüyle klasik müze tanımından çok daha geniş bir perspektif çizer. Müzeler, kar amacı gütmeyen, topluma ve toplumun gelişimine hizmet eden, soyut ve somut insanlık mirasını koruyan, araştıran, sergileyen halka açık kurumlar olarak bilinir. (ICOM, 2007a: madde 3.1) Müze kelimesinin kökeni ise Yunan mitolojisinde ilham perileri olarak bilinen müzlere (muse)[1] dayanmaktadır (Kandemir, Uçar, 2012). Efsaneye göre bellek tanrıçası Mnemosyne [2] ile Zeus’un kızları olan müzler, dokuz kız kardeştir ve her biri birer sanat dalında özelleşmiş ilham verici perilerdir. Etimolojik kökeni ile ele alındığında müze, bir anlamda, ilham alma, derin düşüncelere dalma, tefekkür etme mekanıdır ve bu yönüyle klasik müze tanımından çok daha geniş bir perspektif çizer.

Müze artık dört duvar ile sınırlı, turnikelerden geçilip girilen bir mekan olmanın ötesinde, ilham veren ve insanı üzerine düşünmeye sevkeden herhangi bir şeyin olduğu mekanlar olarak tanımlanabilir. Örneğin, kent başlı başına bir müzedir. İçindeki yapılarıyla, sokakları, caddeleri, top oynayan çocukları, sokak satıcılarıyla, kendine has kokular ve seslerle, içinde bulundurduğu her bir elemanıyla bir müzedir. Nitekim bunların her biri “ilham veren”, “anımsatan”, “bellek üreten” şeylerdir. Veyahut, içinde büyüdüğümüz ev bizim için bir müzedir. Bachelard (2013), “ev dünyadaki köşemizdir, ilk evrenimiz, kozmosumuzdur” der. Bunu olumlar biçimde insanı o evde ikamet etme işlevlerinin diyagramı olarak tanımlar (Bachelard, 2013). Bu demektir ki ev, içinde alışkanlıklarımızı, benliğimizi biriktirdiğimiz bir müzedir. Her bir odasıyla, kapı kulbu, yer döşemesiyle “anımsatan”, “ilham verendir”. Hem kent hem de ev örneklemesi tüm içeriğiyle motamot müze olma potansiyellerini karşılayan mekanlardır. Müzenin bir ilham ve bellek mekanı olarak tanımlanması, ufkumuzun sınırlarında yepyeni bir dünya yaratır ve çevreye bakışımızı alabildiğine genişletir.

 

DİPNOTLAR:

[1] Derin derin düşünmek, düşünceye dalmak anlamındaki İngilizce “muse” kelimesi de aynı kökten gelmektedir.

[2] Belletici, anımsatıcı, hatırlamaya yardımcı, belleksel anlamlarına gelen İngilizce “mnemonic” kelimesi de Mnemosyne ile ilişkilendirilmektedir.

REFERANSLAR:

Bachelard, G. (2013) Mekanın Poetikası, İthaki Yayınları, İstanbul

ICOM (2007b). Development of the Museum Definition according to ICOM Statutes (2007-1946).http://archives.icom.museum/hist_def_eng.html (Erişim tarihi: 29.11.2017)

Kandemir, Ö., Uçar, Ö. (2012) “Değişen Müze Kavramı ve Çağdaş Müze Mekanlarının Oluşturulmasına Yönelik Tasarım Girdileri” SANAT & TASARIM DERGİSİ, vol:18, s. 17-47

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında 27 Kasım 2017 tarihinde “Ali Artun” tarafından “Müze ve Mimarlık” ismiyle verilen seminerin çağrışımlarına dayanılarak üretilmiştir.