Görüntünün Sözü

“Gene de bütün ‘gerçeklikler’ ve ‘hayaller’ yalnızca yazı aracılığıyla biçim kazanabilir; yazıda dış dünya ile iç dünya, dünya ile ben, deneyim ile hayal aynı sözel malzemeden oluşmuş görünür; gözlerin ve ruhun çok biçimli görüleri, büyük ya da küçük harflerin, noktaların, virgüllerin, parantezlerin oluşturduğu tek biçimli satırlarda içerilmiş bir halde bulunur.”

-Italo Calvino, Amerika Dersleri

Revizyon Tarihi: 02.01.2017

Edebiyatta hikâyeler, sinemada filmler, mimarlıkta ise proje paftaları, bunların her biri kendi mecrası üzerinde kurulan bir anlatıyı izleyicisine ulaştıran yapıtlardır. Bu tür içeriklerde biçim kazanma şu yollarla elde edilebilmektedir. İlkinde, metne dayanan bir anlatı olarak, kavramları ifade eden kelimelerden nicelik açısından daha uzun metin parçalarına bir geçiş yapılır. İkincisinde ise metinden yeniden üretimle görüntüler elde edilir. Her iki yol da başlangıçta sıralanan disiplinlerin yapma biçimi olarak ifade edilebilir. Görüntünün metinden üretilmesi sürecine ise daha çok sinema ve mimarlıkta rastlanılmaktadır. Calvino (2013) “zihinsel sinema” olarak adlandırdığı bu durumu şöyle tarif eder: “sinemada gördüğümüz görüntü de, yazılı bir metinden geçer; sonra yönetmen onu zihniyle “görür”; sonra da film karelerinde son biçimini almak üzere sette fiziksel boyutlarıyla oluşturur… Görüntüler bu süreç içinde biçim kazanır.”

Metnin, hem söz ile hem de yazıyla ifade edilebiliyor olmasını, bir anlatının hem metinle hem de görüntüler ile aktarılabiliyor olmasına benzeterek en az ilki kadar büyülü bulduğumu belirtmeliyim. Öyle ki, “iki tür imgelemsel süreci birbirinden ayırabiliriz: Sözden yola çıkıp görsel imgeye varan süreç ile görsel imgeden yola çıkıp sözel anlatıma varan süreç” (Calvino, 2013). Bu yönüyle bakıldığında görüntünün olmadığı bir anda, metinsel olanın sözle ifade edildiği ve bu içeriğin yeniden görsel imgeye dönüştürüldüğü bir örnekten bahsetmekte yarar görüyorum.

Geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde “Körlük Üzerine Notlar”[1] adında bir film izledim. Filmde, görme yetisini orta yaşlarında yitiren yazar ve teolog John Hull’un ses kaydı olarak tuttuğu günlükler eşliğinde, körlük üzerinden dünyanın nasıl kavrandığı anlatılıyordu.[2] Belgesel, zaman zaman tüm ekranın karanlık hale gelerek bir takım seslerle akmaya devam etmesini başarıyla kullanmıştı. Sinemanın, görsel bir sanat olduğunu söylerken, körlük üzerine ses kayıtlarından oluşturulmuş bir filmin, “kasten boş bırakılmış” bir film karesini kullanması akıllıcaydı. Öyle ki, benim görüşüme göre, ışığın yitimi de ışığa dair konuşmak olarak görülebilir. Bu da, karanlık bir sinema salonunda, izleyiciyi filmde geçen en küçük şiddetteki seslere ara ara odaklayarak körlük hakkında anlatı kurmanın iyi bir yöntemi. Sözlü de olsa metne dökülmüş kayıtlar böylece görüntü halini almaktadır.

Benzer bir örnek olarak, basılı kitapların ya da daha ziyade dijital sürüm kopyalarının, boş bırakılan sayfaları gösterilebilir (Şekil 1). Kitabın izleyicisi, içerikte resimler, çizimler ve en çok da metinler görmeyi arzularken, dijital bir kopyanın bir yerlerinde akışı düzenlemek üzere bırakılan boş sayfa tıpkı yukarıdaki belgeseldekine benzer bir şekilde işlemektedir. Öyle ki, metnin olmayışı boş bir sayfa görüntüsüyle anlatının bir parçası olarak aktarılır.

split-0-page-2

Şekil 1. “Kasıtlı olarak boş bırakılan sayfa”[3] görseli. (Url-1)

Mimari proje önerilerinde de, anlatının projenin sözünü ifade eden metin üzerinden kurulduğu söylenebilir. Mimari projelerde, daha çok da değerlendirme süreci sıkıştırılmış zamanlarda yürütülen yarışma projelerinde, pafta düzleminde metin ve görüntüler bir arada kullanılarak, zaman zaman da yukarıda sözü edilen yeniden üretimlerle metin ve görüntü arasında geçişler yaparak anlatılar kurulmaktadır. Özellikle müellifinin anlatıyı bizzat sunamadığı anda, sözgelimi jüri değerlendirmelerinde, bir paftanın kendi başına “konuşabilmesi” bu açıdan önemlidir. Kahvecioğlu’nun (2016), “Lüleburgaz Kadın Akademisi” yarışma projelerini sunarken, öneri proje için dile getirdiği, “kurduğu cümlelerin mekânsal karşılığını arayan…” ifadesi mimarlıktaki yapma şekline dair bir ipucu vermektedir. Böylece kavramlardan görüntülere/imajlara oradan da inşa edilecek olması halinde binaya aksi halde ise bir başka mimarlık gerçekliğine dönüşen mimari anlatıların ortaya konulmasındaki aşamalar, bu üçleme ile ifade edilebilir olmaktadır (Şekil 2).

uclu-anlati-semasi-web

Şekil 2. Mimari öneri projede söz/metin, görüntü, gerçeklik/deneyim üçlemesini bir arada gösteren imaj (Yazar tarafından üretilmiştir.)

Anahtar Kelimeler: Anlatı,  metin, söz, görüntü/imaj, izleyici

DİPNOTLAR:

[1] “Notes on Blindness” orijinal ismiyle filmin vizyon tarihi, 2016 yılında festivaldeki ön gösterimden sonra olmuştur.

[2] Kahvecioğlu’na göre (1998), görme duyusunun olmadığı durumlarda mekân algısı ilki duyum düzeyinde ve ikincisi anlamlandırma, yorumlama ve duyguları içeren düzeyde mekânsal algı olarak ikiye ayrılmaktadır.

[3] “This page intentionally left blank”.

KAYNAKÇA:

Calvino, I. (2012). Amerika Dersleri: Gelecek Binyıl İçin Altı Öneri. (K. Atakay, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları (Özgün eser 1988 tarihlidir.) Orijinal ismi: “Lezioni americane: Sei proposte per il prossimo millennio”. Milano: Garzanti.

Kahvecioğlu, H. (1998). Mimarlıkta İmaj: Mekansal İmajın Oluşumu ve Yapısı Üzerine Bir Model. (Doktora tezi). İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul.

Kahvecioğlu, H. (2016). Mekân / Algı / Deneyim. Mimari Tasarım Süreç ve Etkileşimleri Dönem Seminerleri-5, 12 Aralık 2016, İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Mimari Tasarım YL,, İTÜ, Taşkışla.

Middleton P. (2016). (Yönetmen), Körlük Üzerine Notlar. Archer’s Mark, Fee Fie Foe Films, 104 Films, Agat Films & Cie ve ARTE France ortak yapımı. Orijinal adı: “Notes on Blindness”.

Url-1: < https://www.coursehero.com/file/7868829/1429247584/&gt;

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2016-2017 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 12 Aralık 2016 tarihinde Doç. Dr. Hüseyin Kahvecioğlu tarafından “Mekân / Algı / Deneyim” ismiyle verilen seminerin çağrışımlarına dayanılarak, sunumda anlatı oluşturmaya dair izlenen metin ve kavramları barındıran yöntemle ilişkilendirilerek kurgulanmıştır.

Renk Algımızı Belirleyen Başlıca Etmenler

Çevremizi kuşatan dünyayla kurduğumuz görsel ilişkide renk algısı önemli bir belirleyicidir. Peki gördüğümüz renkleri belirleyen etmenler nelerdir? Bedenimizin ışığı ve renkleri algılamak için geliştirdiği sistemler şüphesiz ilk akla gelenler olacaktır: göz, sinir sistemi ve beyinde bulunan görsel analiz bölgeleri. Bugün bu sistemlerin uzun bir evrim sürecinden geçerek mevcut yapılarına ulaştıkları ve renk körlüğü gibi görme bozukluklarının bedenin biyolojik (genetik) yapısında karşılaşılan farklılıklalar sonucu ortaya çıktığı biliniyor. Arıların ise beslenmek için gerek duyduğu polene ulaşabilmek için, insan gözünden daha kısa dalga boylarını algılayarak çiçekleri daha net ayırt edecek görme organlarına sahip olmaları; karbon bazlı canlıların paylaştıkları dünyayı ne denli farklı gördüğüne bir örnektir.

Biyolojik yapının yanında renk algımızı etkileyen bir diğer etmen, bizi kuşatan dünyanın farklı coğrafyalarda bedenimize uyguladığı fiziksel kuvvetlerin değişmesidir. Güneş ışıklarının dünyanın dairesel kütlesine farklı açılarla gelişi, atmosfer basıncı ve iklim etkileriyle yeryüzünde (eskiyerek) devinen bedenin yaşadığı her anda algısının değiştiği söylenebilir. Devinen bedenin maruz kaldığı kimyasal etkiler de (solunan gazlar, farklı yiyecek ve ilaçlar) renk algısını değiştirme gücüne sahiptir. Huxley (1995, s.18-20), 1953 yılında yaptığı meskalin deneyinin etkilerinden birinin ilacın etkisiyle şekersiz kalan beyinin renkleri normalde olduğundan daha farklı, gündelik hayatta gördüğünden daha parlak ve değişik bir hiyerarşik yapıya sahip olarak tanımlar. Fenomonolojik yaklaşım, biyolojik, bağlamsal ve kimyasal değişikliklerden kaynaklanan bu algısal farklılıkları ortaya çıkartmakta bir araç olarak kullanılabilir.

Araştırmanın konu aldığı heyecan verici güncel bir mesele ise renk algımızın antropolojik olarak ele alınışıdır. Bu yaklaşımının öncülerinden olan William Gladstone 1858 yılında Homeros’un Odysseia’sında bahsedilen renkleri sayar. Destanda yer alan meşhur “şarap koyusu deniz” tasviri onu metinde incelikli bir mavi renk arayışına iter. Çalışması sonucunda bulduğu iki yüz kadar siyah ve yüz civarı beyaz kelimeye karşılık on beşten az kırmızı ve ondan az yeşil ve sarı ile karşılaşır; ancak mavi renk hiç yoktur (Loria, 2015)! Gladstone’un Antik Yunanlıların renk körü olmadığını, dillerinde mavi renginin bulunmayışının nedeninin dönemin kültürel düzeyinden kaynaklandığını düşündüğü söylenir (Sampson, 2013). Başka bir deyişle Antik Yunanlıların anatomik olarak mavi rengini görebilmesi mümkündür, fakat bu renk ile kültürel bağların henüz kurulmaması mavinin dilde bulunmayışına sebep olmuştur. Akla gelen soru ise, bu günün kültürel düzeyinin doğada bulunan başka renklere karşı da algımızda “sınırlayıcı” etkilerinin olup olmadığıdır.

 

Referanslar

Huxley, A. (1995) Algı Kapıları: Cennet ve Cehennem, Mehmet Fehmi İmre (çev.) İmge Kitabevi, Ankara

Loria, K. (2005) No one could describe the color ‘blue’ until modern times, Business Insider, http://www.businessinsider.com/what-is-blue-and-how-do-we-see-color-2015-2 (Erişim: 02,01,2017)

Sampson, G. (2013). Gladstone as linguist. Journal of Literary Semantics, 42(1), 1-29. doi:10.1515/jls-2013-0001

1.

Forty (2004), yazar John Evelyn’in 17. Yüzyılda, farklı mimarlıklardan bahsettiğini aktarıyor: architectus ingenio (yaratıcı zihin), architectus sumptuarius (işveren), architectus manuarius (zanaatkâr) ve architectus verborum (mimarlığı sözleriyle deşifre eden)

Diğer tarafa da bir mimarlık efsanesi yerleşiyor… Her mimarlık stüdyosuna en az bir kez uğramış şu meşhur vecize: “Konuşma, çiz.”   Van der Rohe’den Johnson’a; ustadan çırağa, hocadan öğrenciye…[1]

Neyse ki mimarlar konuşuyor. Forty (2004) mimarlığın anahtar kavramlarının soy kütüğünü çıkarırken şunu açıkça gösteriyor: mimarların konuşurken kullandıkları kelimeler, sürekli biçim değiştirmekte olan bir anlam deryasına sırtını yaslıyor.

2.

Mimar, tabii ki, yalnızca fiilen konuşmuyor. Tasarladığını fotoğraflarken de, filmini çekerken de, eskizlerini paylaşırken de “konuşuyor”.

Ya da belki daha doğru ifadesiyle, mimar elini uzatabildiği her ortamı kullanıyor; bu ortamlarla tasarımının anlaşılması gereken aralığı da tasarlamaya çalışıyor. Bu yüzden Colomina (1996) modern mimarlığın asıl mecrasının yüksek sanat ortamı değil, kitle medyası olduğunu iddia ediyor.

3.

Kitle medyasının yeni biçimlerini mecra edinen tasarımcılar da var. Yıldız mimar, Bjarke Ingels, popüler video oyunu Minecraft’a atıf yaparak, mimarlığı “Worldcraft” olarak niteliyor.[2] Bunu yaparken, Nolan’ın Inception’ından,  Lego’dan aynı anda bahsetmekten çekinmiyor.

Başka bir kitle medyası örneğinde OMA ortağı Ole Scheeren, yeni medyanın enformasyonel başkenti TED’de, bu meseleye “form follows fiction” diyerek, hayli iddialıca temas ediyor.[3]

Öyle ya da böyle, mimarların söz dağarcığı, otonommuş gibi görünen, anlam bakımından katmanlaşmış kavramlarından, kitle medyasının yeni coğrafyalarına “yeni hikâyeler” yaratmanın “heyecanıyla” sarılıyor.

4.

Daireyi tamamlamalı.

Forty (2004), mimarlığın kullandığı en temel kavramların genellikle başka bilgi alanlarında ortaya atılmış fikirlerden türeyen metaforlar olduğunu gözler önüne seriyor. Modernizmin başat kavramları; form, fonksiyon, strüktür ve mekân, başka başka bilgi alanlarından mimarlığa tercüme ediliyor.

Bu durum, tabii ki, bu kavramları daha az değerli yapmıyor. Ancak mimarlığın eklemlenmeye çalıştığı düşünsel alanlar hakkında bize bir takım fikirler veriyor.

Aynı çerçevede, üçüncü fragmanda bahsi geçen konuşmaların eklemlenmeyi denediği fantazmalar denizi de bize hem mimarlık, hem de sürdürdüğümüz hayatlar hakkında ilginç şeyler fısıldamıyor mu?

Referanslar:

Colomina, B. (1996). Privacy and Publicity: Modern Architecture as Mass Media. MIT Press.

Forty, A. (2004). Words and Buildings: A Vocabulary of Modern Architecture. Thames & Hudson.

_____________________________________________

[1] Forty (2004) bu vecizeyi “Build, don’t talk” olarak, Mies Van der Rohe ve Phillip Johnson’un konuşmalarına tarihliyor.

[2] Bjarke Ingels’in videosu: https://www.youtube.com/watch?v=pyNGDWnmX0U

[3] Scheeren’in İlgili Ted Konuşması: https://www.youtube.com/watch?v=iQsnObyii4Q

Tasarım ve Çevre

Her yapının bir hikayesi vardır, kimisinin tasarlandıktan sonra oluşturulan kimisininse oluşturulduktan sonra tasarlanan. Hangi yöntemin doğru olduğu tartışılır fakat önemli olan o hikayeyi karşı tarafa doğru bir şekilde yansıtabilmek. Bu konuyu irdelememe 12 Aralık tarihinde Hüseyin Kahvecioğlu’nun sunumundaki “Steven Holl” Çin kültür merkezi ve “MVRDV” Güney Kore toplu konut proje örneklerinin sunumlarındaki vaad edilen hikaye ile gerçekte tasarlanan yapılar arasındaki tezatlık sebep oldu.

Günümüzde binaların, tasarım, uygulama ve kullanım aşamalarında çevreye ve doğaya fazla müdahale edilmekte, bu müdahaleden dolayı fazlasıyla atık meydana getirilmekte ve doğal kaynaklar sorumsuzca tüketilmektedir. Bu nedenlerle yapılar hızla artan çevre sorunlarından sorumlu tutulmaktadır. Mimari yapılar, doğadaki tüm varlıklar gibi bulundukları ortama adapte olmak durumundadır. Yapı çevresi ile bir bütündür fakat tasarlanan yapıların hikayeleri, müşteriye anlatılan ile mimarlık camiasındaki tartışmalarda anlatılan genellikle farklıdır. Bunun sebeplerinden biri  müşteriye o işi beğendirebilmek için çevredeki olumsuz koşulları göstermeden yapılan sunumlardır. Fakat bu yöntemde çoğu zaman tasarım’da bütün etmenleri göz ardı ederek sadece karşı tarafı etkileme amaçlı estetik yargıların ön plana çıkmasıyla elde edilen görsellerin aslında çevresiyle hiçbir ilişkisinin olmadığını görebilmek mümkün. Fakat bu yöntemde tasarım aşamasını sorgulamaya sebep oluyor. Acaba yapılar anlatıldığı gibi mi tasarlanıyor yoksa çevre etmenleri göz ardı ederek mi ?

Mimari proje tasarım aşamasında çevre analizini tasarımın bir parçası haline getirmek, tasarımı somut verilere dayandırmak projenin kalitesi için oldukça önemlidir. Çevre analiz çalışmalarının projeye yansıtılmasında ise, projenin özellikleri ve verileri esas alınmalıdır. Proje sürecinde, önceden uygulanan örneklerin incelenmesi ve literatür araştırması yapılması gerekir.

 

Referanslar:

Kahvecioğlu, H. (2016). Mimari Tasarım Süreç ve Etkileşimleri Seminerleri,  İTÜ Mimarlık Fakültesi, İstanbul

Jale Erzen, Mimarlık 334 Mart-Nisan (2007) KENT ESTETİĞİ:Türkiye Estetik Kongresi’nde “Çevre, Kent ve Mimarlık” Üzerine

kentsel bir hiperrealite deneyimi: duplitecture

(Rev. 3.01.17)

Duplitecture[1] kavramı, genel olarak kopyalama ile özdeşleştirilse de Çin’de negatif anlamından uzak, teknoloji kullanarak aslını geliştirmek olarak kullanılmakta ve benimsenmektedir. Bu metinde Çin’deki kentsel replikaların kentliye sunduğu Batılı imajın, kentlinin yaşadığı kentsel deneyimler üzerine etkisi kamusal alan ve site tipi replikalar üzerinden incelenecektir.

Kamusal alan örneklerine bakıldığında, bu replika yapıların sunduğu Batılı imajın ardında bir kısmının gündelik hayatın da ötesinde toplumsal olayları etkilediği bazı senaryoları görmek mümkündür. Örnek olarak, Shangai yakınlarında inşa edilen, Thames Town replikasına bakıldığında, kent merkezinde aslına uygun olarak yerleştirilen kilise hem sıklıkla karşılaşılan dini bir figür olarak kentlilerin gündelik hayatında yer edinmekte, hem de kültürel etkinliklerini domine etmektedir. Bosker’in (2013) gözlemlerine göre, pek çok Çinli düğün için bu mekânı tercih ederek Batılı düğünlerini taklit etmekte, kendi kültürel ve dini ritüellerinden vazgeçmektedirler.

Başka bir örnek olarak site tipi replikalara bakıldığında ise Bosker’in (2013) aktarımıyla, bu yapılı çevrede yerel kültürün devamlılığını engellemek amacıyla fonksiyonel ve biçimsel bazı kuralların uygulandığı görülmektedir. Örneğin; İngiliz publarının yoğun olarak yerleştirildiği sokak dokusunda Çin’deki yerel kültüre özgü çay evleri açılmasına izin verilmemekte, kentsel dokuya dışarıdan yapılacak herhangi bir büyük, biçimsel müdahaleye karşı çıkılmaktadır. Fiziksel sınırlara ek olarak, kullanım ve tasarımla çok hızlı değişen gündelik yaşantı biçimi, bu replikaları şehrin geri kalanından koparmakta, belki de bir anlamda vaat ettiği Batılı modern hayatı sunarken aynı zamanda da bir tecrit durumu yaratmaktadır.

Gerçeği belirli derecelerde çarpıtarak başka bir varyasyon sunmaya çalışan duplitecture‘a Baudrilliard perspektifinden baktığımızda, formal bir replikadan çok daha fazlasını ortaya koyan bu durumu, değiştirdiği kent algısı ve gündelik hayat imgesi üzerinden, hiperrealite kavramı altında bir simülakr [2] olarak okumak oldukça mümkündür. Aslının birebir kopyası olan üretimler, yerel kültürü biçimsel olarak çarpıttıkları için ikinci derece bir simülakr [3] olarak düşünülebilir, geliştirilmiş teknolojilere dayalı seri üretim potansiyelleri ve aslından ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi kopyalanmaları da bu durumu desteklenmektedir.

Ancak iç mekândan bakıldığında ise, yerel kültüre ve yaşayışa atıfta bulunan ek kullanımlar ile Feng Shui ilkelerine dayalı olarak aslı değiştirilmiş iç mekân tasarımları, aslını dışarıdan çarpıtarak, değiştirerek gizleyen birinci dereceden simülakrlar [4] olarak da okunabilmektedir. Çin’deki bu kentsel replikaların bu sebeple çift yönlü bir eşik olarak işlev gördüğü ve iç mekân ile kent merkezi arasında keskin bir sınır ve seçilimli erişilebilirlik ortaya koyduğu, bununla birlikte, vaat ettiği üzere tamamen Batılı bir hayat tarzı yaratmak yerine, her eşikten geçişte bir özden kaçış ve sonrasında öze dönüş durumu da yarattığı söylenebilir.

[1] Duplitecture, neredeyse birebir inşa edilen replika ikonik yapılar ya da kentsel dokular için kullanılan, Bosker(2013) tarafından araştırılması sonucu üretilmiş bir terimdir. Dünya çapında yapı özelinde benzer örnekler çok daha fazla olmasına rağmen, özellikle Çin’de kentsel duplitecture da oldukça yaygındır ve kamusal örneklerine ek olarak, ekonomik olarak orta sınıf olarak tabir edilen kesim için çok daha güvenli ve modern olarak ifade edilip pazarlanan, kapalı siteler benzeri bir yaşantı da sunmaktadır.
[2]Simulakr: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm. Kaynak: Baudrilliard, J. (1982)
 3 İkinci dereceden simülakr | Second Order of Simulacra: From the Industrial Revolution up til the middle of the 20th century. Mass production of copies or replicas of a single prototype: cars, planes, fridges, clothes, books. Liberation of energy through the machine (Marx’s world). Copies more or less indistinguishable. Reproduced things aren’t counterfeits: they’re just as “real” as their prototype (though we can still recognize the prototype). Kaynak: http://publish.uwo.ca/~dmann/baudrillard1.htm
 [4] Birinci dereceden simülakr | First Order of Simulacra: The Early Modern period, from the Renaissance to the Industrial Revolution. A competition for the meaning of signs starts. Simulacra aim to restore an ideal image of nature. Fakes and counterfeits enter the scene: baroque angels, concrete chairs, theatre, fashion. But true originals underlie the fakes. Kaynak: http://publish.uwo.ca/~dmann/baudrillard1.htm

Referans ve Kaynakça:

Baudrilliard, J. (1982). Simülakrlar ve Simülasyon. Çev. Adanır, O

Bosker, B. (2013)Original Copies: Architectural Mimicry in Contemporary China. Erişim tarihi: Aralık 14, 2016, URL: http://www.archdaily.com/305970/original-copies-architectural-mimicry-in-contemporary-china-bianca-bosker/

Heller, S. (2013). Duplitectural Marvels: Exploring China’s Replica Western Cities. Erişim tarihi: Aralık 14, 2016, URL: http://www.theatlantic.com/entertainment/archive/2013/02/duplitectural-marvels-exploring-chinas-replica-western-cities/273366/

Mann, D. Baudrillard Short Introduction. Erişim tarihi: Aralık 14, 2016, URL: http://publish.uwo.ca/~dmann/baudrillard1.htm

Selinger, E. (2013). Replicated Communities: Bianca Bosker’s. Erişim tarihi: Aralık 14, 2016, URL: https://lareviewofbooks.org/article/replicated-communities-bianca-boskers-original-copies/

Quirk, V. (2013). Why China’s Copy-Cats Are Good For Architecture. Erişim tarihi: Aralık 14, 2016, URL: http://www.archdaily.com/357293/why-china-s-copy-cats-are-good-for-architecture

Bu metin, Mimari Tasarım Süreç ve Etkileşimleri dersi dönem içi seminerleri kapsamında, 12 Aralık 2016 tarihinde Doç. Dr. Hüseyin Kahvecioğlu tarafından verilen “Mekân / Algı / Deneyim” konulu seminer sonrası üretilen ‘replika kavramı ve deneyimin gerçekliği’ ilişkilendirmesi üzerine kurgulanmıştır.

 

 

Mimaride Anlam ve Temsil Üzerine

Mimaride anlam ve temsil,  geçmişten bu yana mimarlık gündeminin çokça tartışılan konuları olmuşlardır. Söz konusu tartışma, mimarlığı düşüncelerini, kültür ve inançlarını yaratma ve yaşatmada bir araç olarak kullanmayı deneyen insan için doğal bir sürecin ürünüdür. Çünkü mimarlık, en başından beri fikir ve ideallerin biçimlere dönüşmesini sağlayan bir iletişim dili ve yöntemi olagelmiş ve tarihsel süreçte sürekli devinen kültür ve değerlere bağlı olarak, bu dil de dinamik ve organik bir devinim içerisinde olmuştur.

Tanyeli (2016), ‘Anlamın Anlamsızlığı’ konulu seminerinde, mimaride anlamın bu devinim içerisinde değişen yerine dikkat çeker. Onun deyişiyle, mimarlık günümüz dünyasında artık ortak sosyal kodlardan üreyen ve toplum için benzer anlamları taşıyan sembol ve modellerin biçime dönüşmüş hali değildir. Victor Hugo, ‘Notre-Dame de Paris’te geçen ‘Bunu o öldürecek’ (Ceci Tuera Ceda) sloganıyla dönemin basım teknolojisine gönderme yaparak,  mimaride anlamın değişmekte olduğuna işaret etmiş ve mimarlık ürünleri açısından artık ‘inşa edilmiş söz’ ün görevini ‘basılı söz’ ün üstlendiğini ifade etmiştir (Aktaran: Tanyeli, 2000). Ancak Hugo’nun ima ettiği haliyle salt mimari gerçekliğin, kendi üzerinden doğrudan ifade ettiği anlamın kaybına, burada bir kırılma noktasını işaret etmesi sebebiyle değinilmiştir. Günümüzde böyle bir anlam uzlaşısını aramanın gerekliliği ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, bu uzlaşıya ulaşmanın belki de ancak belirli kural ve sınırların etkisi altında ortaya konan bir mimarlığa ve dolayısıyla özgünlükten uzaklaşmaya neden olabileceği de göz ardı edilmemelidir.

İşaret edilen bu değişim ve günümüze kadar araçlarını çoğaltarak gelen farklı medyaların, (yazılı ve görsel mimari temsil biçimlerinin her türlüsü) mimarlık disiplininin düşünce üretme kaynaklarını çoğaltırken, bir yandan da kendine özgü bir etki alanı oluşturduğu görülebilir. Kahvecioğlu (2016), bugün mimarlık dünyasının giderek kendi içine kapandığına ve yapıların kendisi üzerinden değil temsili üzerinden anlamının üretilmeye ve tartışılmaya başlandığı bir ortama dikkat çekiyor. Özellikle mimari temsilin retoriği üzerinden yaygınlaştığını gözlemleyebileceğimiz bu anlam üretiminin, metnin başında ifade edilen haliyle bir mimari ifade aracı olan temsilden öteye geçerek, aslında orada olmayanın bir simülasyonuna dönüşmesi de mümkün görünüyor.

 

Referanslar:

Tanyeli, U. (2016). Taşkışla Araştırma Seminerleri “Anlamın Anlamsızlığı ”,  İTÜ Mimarlık Fakültesi, İstanbul

Kahvecioğlu, H. (2016). Mimari Tasarım Süreç ve Etkileşimleri Seminerleri,  İTÜ Mimarlık Fakültesi, İstanbul

Tanyeli, U. (2000). ” Simülasyon Çağında Mimarlık ve Woods”, Çağdaş Dünya Mimarlıkları Dizisi – Lebbeus Woods, Boyut Yayın, İstanbul, s.9

Mekânın Şeyleşmesi

Mimarlık ortamında ‘mekân’ kelimesinin algılama ve kullanılış biçimleri, kelimenin büründüğü bazı anlamlarında, hiç de masum olmayan içerikler temsil etmeye başlar. Öyle ki mekân sözcüğünün mimarlıkta ele alınış biçiminin, modernist algılama öncesi ve sonrasında, birbirinden çok farklı anlamlandırma ve işlevlendirme pozisyonlarında kavrandığını görürüz. Günümüzde aklımıza yer etmiş bir kavram olarak “‘mekân’ ‘modern zamanlar’a özgü içi boş bir kavramsal kalıp, soyut bir kategori / kavramdır. İnsanlık tarihinin modern-öncesi ve hele en eski dönemlerinde bu soyutlamanın varlığına pek de gerek duyulmamıştır. Özetle, ‘mekân’ dediğimizde, kabaca Orta Çağların sonunda ortaya çıkmaya başlayan yeni bir dil dünyasında ‘şeyler’in nesneleşerek, ağırlıkla resim ve sayıların diliyle temsil edilmeye başlandığı yakın dönemlerin ürünü bir kategoriden söz etmekteyiz” [1].

Nesne, çoğunlukla insanın kullanımı için oluşturulur, icat edilir. Özetle şeylere, insan-için nesne diyoruz. Bir kır gezintisinde rastladığımız alelade bir taş parçası bile bizim sonralarda çimento harcına karacağımız bileşenin ‘element’idir, nesnesidir. İnsan her şeyi kendisi-için (being-for-itself) nesneleştirerek kullanım alanına dahil etme özelliğiyle işlevselci bir canlıdır, çoğu kez şeyleri kendinde (being-in-itself) deneyimlemez, kendisi-için deneyin nesnesi işlevselciliğine indirger ve kullanır. Bu anlamda önümüze çıkan alelade taş, insanın eli aracılığıyla bulunduğu ‘yer’den, doğal ‘bağlam’ından koparılarak kendi toplumsalığının mekânlarında değerlendirilmek üzere nesneleştirilir.

Bu öyküleme biçimini ise Aydınlanma Çağı ile birlikte geliştirilip güçlendirilen Sosyal Bilimler’e borçlu olduğumuzu belirtmek yanıltıcı bir tespit değildir. Algılanan tüm mekânlarda geçerli toplum yasaları oluşturmak çabası içinde olan Sosyal Bilimler, düzenci ve tekdüzeleştirici evrensel tutumuyla Aydınlanma Çağı’ndan bu yana modernitenin en güçlü yapı taşlarını kurgulamış ve inşa edilmesine ön ayak olmuştur. Oysa gezdiğimiz farklı yerlerde karşımıza çıkan taşlar, farklı yapıdadırlar, bulundukları yerlerin yerel coğrafi niteliklerini anlatırlar. Sosyal Bilimler’in üvey evladı, ötekisi konumunda olan Coğrafya, yerlerin konumsal, topografik ve kültürel farklılıklarını kendisine inceleme alanı oluşturması ile varlık nedenini nesnel aynılaştırma değil, yerel (mekânsal) farklılık olarak belirler. “Coğrafya en başından beri modernite projesinin dışında kalır. Bu yönüyle coğrafya modernitenin ötekilerinden biridir” [2]. Bu anlamda ele alınan ‘taş metaforu’na yer, coğrafya, ‘insanın eli’ metaforuna ise, moderniteye nesnel mekânını tahsis eden diğer sosyal bilimler gözüyle bakılabilir. Tahsis edilen mekânda da Fen Bilimleri rasyonel hesaplamalarını gerçekleştirir, taşı keser, ölçer ve inşa eder. Yerinden koparılan taş, çoktan nesnel mekân üretimi için şeyleştirilmiştir bile, kendinde değil, ‘kendisi-için’in nesnel işlevidir artık.

[1] Nalbantoğlu, H. (2005). “Nedir Mekân Dedikleri?”, III. Disiplinlerarası Mimarlık-Felsefe Toplantısı: Zaman ve Mekân, İstanbul, s. 19.

[2] Işık, O. (1994). “Değişen Toplum/Mekân Kavrayışları: Mekânın Politikleşmesi, Politikanın Mekânsallaşması”, Toplum ve Bilim Dergisi, İletişim Yayınları, İstanbul, Sayı: 64-65, s. 15.