Mimarlık- Edebiyat Etkileşimi ve Bilimkurgu-Distopya Yazını Üzerinden Okunması

Mimarlık disiplini kat ettiği yolda gerek kuramsal gerek pratik alanda pek çok farklı disiplinle ilişki içerisinde olmuş, kurduğu ilişki ve etkileşimlerle onlardan faydalanmış, zenginleşmiş,  yeni bakış açıları ve ufuklar kazanma şansı bulmuştur. Günümüzde bilim ve sanatın pek çok dalını içine alan bu disiplinler arası ağda, edebiyat disiplini mimarlığa önerebilecekleri açısından zengin içerikteki disiplinlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu metin bu öneri ve etkileşimlere dair edebiyat disiplini üzerinden genel bir çerçeve çizdikten sonra rotasını bilimkurgu edebiyatının bu etkileşimdeki potansiyeline çevirecek ve Huxley’in distopik/bilimkurgu romanı Cesur Yeni Dünya’ ya değinmelerle bu potansiyele atıflarda bulunacaktır.

Bu noktada öncelikle yukarıda bahsi geçen içeriğin ve etkileşimin bağlamını ve nedenselliklerini ortaya koymayı hedefleyen söylemlere göz atmak önemli olabilir. Tümer, mimaride edebiyattan yararlanmanın gerekliliğini vurgularken mimarinin dil ile kurduğu ilişkiye ve yazarların dili kullanma ve gözlem yapma becerilerine dikkat çeker. Bu yönüyle yazınsal eserlerin mekanı ve mekansal nitelikleri tasvir etmedeki yetkinlikleri ile zengin birer kaynak olduklarını söyler ve bu kaynaktan faydalanmamanın savurganlık olacağını öne sürer. [1] Thomson’ a göre ise mimariyi fiziksel olarak deneyimleyişimiz açıkça zaman, yer ve harekete dair kısıtlara bağlı olarak sonlu bir deneyimdir. Ancak edebiyat bize daha başka bir mimariyi daha başka zamanlarda yaşama olanağı sunar ve böylece mimarinin şiirsel tınısını- gizli kalmış yanlarını, görünmeyen, hayali olanı sezdirme kapasitesini anlamamıza aracılık eder. [2]

Bu söylemler elbette çoğaltılabilir, ancak mimari ve edebiyatın paylaştıkları ortaklıklara değinerek, başta oluşturulmak istenen çerçeveyi genişletmeye çalışmakta fayda var. Mimari ve edebiyat mekanı temsil etme, hikayeleme ve yaratmak için kesişirler. Şehirler, semtler, caddeler, binalar, odalar ikisinde de yaşanmışlıklarla dolu olan, geçen zamanın görsel izlerini taşıyan ve üzerine kişisel deneyimlerimiz ve anılarımızı yansıttığımız alanlardır. Hem mimarlar hem yazarlar yeni dünyaları hayal ederler, bu dünyaları betimler ve belgelerler. Bir mimari önerinin inşa edilene dek bir tür kurmaca yazın olarak görülebilmesi gibi, bir edebi yazın da hikayesinin yer alabileceği anlamlı bir çevre ve kontekstin inşasına ihtiyaç duyar. İki disiplinde sosyal ve kültürel ifade ve inşa aracı olarak kullanılabilir, geçmişi arşivlediği kadar geleceğe dair tahminler sunabilirler.

İki disiplin arasındaki etkileşimin bağlamına ve ortak yönlerine dair bu değinmelerden sonra, geleceğe dair kurgu ve varsayımlarıyla, mimarinin geleceğine katkı sağlamakta potansiyeli yadsınamayacak olan bilimkurgu edebiyatına yönelebiliriz. Saatçioğlu‘ nun deyişiyle, roman gerçekliği düzenlerken, bilimkurgu romanı sosyal ve psikolojik gerçeklikten uzak olarak zaman ve mekanı çarpıtır ve böylece insanlığın algısını genişletmeye çalışır. [3] Bu açıdan bilimkurgu edebiyatı mimarlığın sınırları içinde belki de olanaklı olmayan yeni anlama ve geleceğe bakma yolları sunabilir. Nitekim mimarlar, yazarlar ve düşünürler 19.yy’ın ikinci yarısından sonra artık sosyal ütopyalarını kendi zaman ve mekanlarının gerçekliğinde kurgulamaktan öteye giderek, sanayi devrimiyle birlikte hızlanan bilimsel ve teknolojik gelişmelerin işaret ettiği gelecek üzerine kurgulamaya başlamışlardır. Demirkaya bu kurgularda yazarların geleceğe yönelik tahminlerinde -klonlama, uzay yolculukları vb.- başarılı oldukları gerçeğine dikkat çekerek bilim kurgunun yaşamlarımızda sosyal bir görüngü olduğunu ifade eder. [4]  Bu açıdan bakıldığında ütopyaların zamansız oluşu ve gerçekleşemezliği yerine, distopik bilimkurguların gerçekleşmesi olası yapılar oldukları savı, toplumsal ve mimari geleceği kurgulamamızda bilimkurgu edebiyatından ipuçları alabileceğimizi önerir. Buradan yola çıkarak çalışmanın bundan sonraki kısmında da Huxley’in romanı Cesur Yeni Dünya’da ortaya konulan distopik toplum oluşumu ve bu oluşumdaki dikkat çeken mimari tasvirler üzerinden bu ipuçları sorgulanacaktır.

[1] Tümer, G. (1981) Mimarlıkta Edebiyattan Neden ve Nasıl Yararlanmalı? (Aragon’un Paris Köylüsü Üzerine Bir Örnekleme ), İzmir

[2] Thomson, S. (1996) Places Within and Without: Memory and Literary Imagination, and the Project in the Design Studio, Memory and Architecture, ed. E. Bastea, University of New Mexico Press, New Mexico

[3] Saatçioglu, E. (2002) Alternate Realities in Ursula K. Le Guin’s City of Illusions, Rocannon’s World, Planet of Exile, and The Left Hand of the Darkness”, İzmir

[4] Demirkaya, M. (2001) “Alien Worlds in H. G. Wells’s Novels The Time Machine, The Island of Dr Moreau and The Invisible Man”, Ankara

Zorunluluktan Gelen Tasarım

Revizyon – 25/11/2016

Evlerimizin, mahallelerimizin ve içinde yaşadığımız toplulukların fiziksel tasarımı, hayatlarımızı her anlamda etkiler ve ironik bir biçimde, mimarlık hizmetine en çok ihtiyaç duyan toplulukların, bunu maddi olarak karşılayamayacak topluluklar olduğu görülür.

Mimarlar, sanayi devriminin ardından ortaya çıkan işçi sınıfı için yapı üretmeye başlamışlardır. Özellikle son yıllarda artan doğal, ekonomik ve sosyal felaketler mimarlığın yeniden düşünülmesi ve sorgulanmasını zorunlu hale getirmiştir. Mimarlar da, yetersiz koşullarda ve eldeki kısıtlı malzemelerle bile olsa, hayattan en büyük beklentisi temel barınma veya eğitim ihtiyacını gidermek olan kullanıcılara hitaben çözümler üretmeye ve projeler yapmaya başlamışlardır.

Dünyada 1 milyar insan olumsuz koşullara sahip barınaklarda yaşarken, 100 milyondan fazla sayıdaki insan ise evsiz denilebilecek koşullarda hayatını sürdürmeye çalışmaktadır (Global Homelessness Statistics) [1]. Bazı mimarlar ve onları destekleyen üreticiler evsiz yaşayan insanlar için lokal inşaat sistemleri ve malzemelerle dönüştürülebilir ya da kalıcı bina çözümleri üretmektedir. Afrika’da kerpiç bloklarla düşük bütçeli binalar yaratılmakta, New Orleans’taki Katrina felaketi örneğindeki gibi evleri yıkılan insanlar için geçici ve kalıcı barınaklar inşa edilmektedir. Tüm bu projeler orada süren hayatları etkilemekte, geliştirmekte ve lokal kültürü korumakta önemli rol oynamaktadır.

Günümüzde ise barınak mimarisi en güncel sorunumuz olan mülteci barınaklarına yönelmek durumunda kalmıştır. Bu metinde, çağdaş mimarinin yeni bir alanı olan mülteci barınakları ve onların yarattığı kültürel hassasiyet üzerinden ilerlenecektir.

‘‘Mülteci mimarlığı günümüzde artık çağdaş mimarlık sayılmaktadır. Dünyada birçok ülkede sığınmacı/mülteci sayısı giderek artarken, hareket halindeki, transit geçiş yapmakta olan veya çeşitli biçimlerde yerleşen sığınmacıları/mültecileri konuk etmekle ilgili mekansal uygulamalar farklı, yeni ve doğaçlama biçimler olarak ortaya çıkmaktadır. Bu biçimler, formel düzenlemeler, enformel girişimler, zorunlu olarak uygulanan politikalar ve mekansal uygulamaları kapsayan geniş bir panoramaya sahip mekansal tartışmaları yansıtmaktadır.

Sığınmacılar/Mülteciler, yetkililer, kamusal ve özel sektör paydaşları tarafından alınan fiziksel önlemlerin daha geniş bir mekansal söylem dahilinde anlaşılması gerekir. Aidiyet ve bağlılıkla ilgili değerlerin farklı bir biçimde yeniden yorumlanmaları sürekli olarak müzakere edilirken, mimarlık alanı hem devam eden uygulamaları sorgulamalı, hem de giderek artan sığınmacı/mülteci kökenli nüfus için sosyo-mekansal bağlamda ilişki kurmayı destekleyecek barınma ortamlarının şekillenmesinde rol almalıdır.’’ [2]

Günümüzde tasarımcılar bir saat içerisinde kurulup kaldırılabilen ve yapılara giydirilebilen çadırlara kadar pek çok öneriyle karşımıza çıkmaktadır. Prefabrike edilebilen neredeyse her yapı yerlerinden edilmiş bireyler için potansiyel birer çözüm haline gelmektedir.

sandbagNader Khalili’nin kum torbası barınakları, el ile monte edilebiliyor. Montaj için hiçbir özel inşaat aracı, tekniği ya da malzemesi gerekmiyor, sadece kum torbası ve toprak kullanılıyor. Bir kum torbası barınağı yapmak için ise tecrübesi olmayan altı kişinin bir gün çalışması yeterli. [3]

Yapılan barınak tasarımları beraberinde kültürel hassasiyeti de getirmektedir. İnşa edilen bu yapılar doğal afetler sonrası yapılan acil durum yapıları ile aynı olmadığı için bu durum oldukça önemlidir. Barınak tasarımında, kısa vadedeki ihtiyaçları karşılamak ilk adımdır, fakat bir sonraki adım bu yapıları uzun vadeli bir hale dönüştürmek olmalıdır. Bu da yapıların dirençli olması ve sakinlerinin de bu barınakları kendilerine ait bir hale dönüştürebilmeleri için yeteri kadar esnek olmaları gerektiği anlamını taşır.

dadaab.jpgDadaab Mülteci Kampı, Kenya [4]

Barınak tasarımı günümüzün en önemli sorunlarından olan ve gelecekte de katlanarak artması beklenen mülteci olma durumu için en temel çalışma alanlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu alandaki mimari çalışmalar her geçen gün ilerletilmekte ve nitelikli çözüm önerileri yaratmaktadır. Bu anlamda mülteci sorununa kültürel ve politik bakışın fiziksel mekan ile olan etkileşimi önemli bir ara kesit oluşturmakta ve üzerinde çalışılabilecek bir potansiyel barındırmaktadır.

 

 

 

 

KAYNAKÇA:

[1] Global Homelessness Statistics from https://www.homelessworldcup.org/homelessness-statistics

[2]’’Acil Durumda Mimarlık: Sığınmacı/Mülteci Krizini Yeniden Düşünmek’’ Sempozyumu

[3]Khalili,N. Sandbag Shelter from http://www.earthbagbuilding.com/projects/sandbagshelters.htm

[4]Dadaab Mülteci Kampı, Kenya from

http://www.unhcr.org/news/latest/2004/3/404f35517/shelter-project-lets-dadaabs-refugees-swap-twigs-bricks.html

Hosey, L. A Darker Shade of Green from

http://www.huffingtonpost.com/lance-hosey/a-darker-shade-of-green_1_b_10934248.html

Anderson, S. MoMA, Insecurities: Tracing Displacement and Shelte

Tibaro, M. Zorunlu Geçiciliğin Mimarisi Fotoğraf Sergisi, 2016

http://www.sivilsayfalar.org/cagdas-mimarinin-yeni-alani-multeci-barinaklari/

Popüler Kültürün Kenti Dönüştürme Etkisi

Popüler kültür, toplumun kendi ürettiği veya kendisi için üretilmiş olanı, sıradan olandan ziyade karşı çıkılan daha ikincil ideolojilerin veya fikirlerin genel ve sıradan olan dünyada ifade bulmasıdır. Toplum içerisinden çıkan farklı ifadeler, onyıllardır sürekli değişen karşı kültürler veya altkültürler ortaya çıkarmış ve bu kültürler kendilerine özgü yenilikçi edebiyat, tasarım, moda, gibi çeşitli sanatsal üretimlerde bulunmuşlardır [1]. Kültürel akımlar özellikle 1960 yılının başlarından itibaren modernizmden postmodernizme geçiş süresinde çeşitlenerek artmış ve günümüze kadar da bir çok değişime uğramıştır. Postmodernizmle birlikte gelişen küreselleşme fikri dünyayı kısa sürede etkisi altına almış sonrasında kapitalizm bu durumu fırsata çevirerek tüm bu akımları sonu gelmeyecek üretim-tüketim zincirinin birer piyonu haline getirmeyi amaçlamıştır [2]. Popüler kültürün bizlere sunduğu hızlı üretim ve tüketim, kent hayatı içerisinde belirli periyotlarlar içerisinde etkili olarak kentsel mekanlar üzerinde çeşitli izler bırakmıştır. Teknolojinin gelişmesi ve kente doğru artan göçle birlikte birbirlerinden farklı kültürel zenginliğe sahip kişiler kendi düşüncelerini ve hayat görüşlerini yansıtabilecekleri mekanları kentlerin içerisinde dönüştürmüşlerdir . Bu yazı kentin mekansal dönüşümünü, İstanbul’un kent merkezi içerisinde İstiklal Caddesi, Karaköy, Beşiktaş özelinde gözlemleyip araştırmayı amaçlamaktadır.

/ İktidar ve Toplum

Asmalı Mescit’de sokaktan masaların kaldırılmasıyla başlayan, Gezi Parkı olaylarında bölge esnafının aldığı tutumla devam eden süreç toplumun belirli bir kesmini İstiklal Caddesinden uzaklaşmaya ve yeni buluşma noktaları oluşturmaya itmiştir [3][4].

/ Kentsel Bellek

Kent hafızasında yer etmiş önemli tarihi ve kültürel referansları olan işletmeler veya yapılar İstanbul’da hızla artan ranta yenik düşmüştür. İşletmeler tüketim ekonomisine yenik düşmenin yanında kendilerini değişen dünyaya aynı hızda adapte edememişlerdir [5].

/ Kentlinin Değişen Yaşam Biçimi

Teknolojinin gelişmesi, insanların şehir hayatında giderek yanlızlaşması,  artan göçle birlikte sıkışan şehir merkezi ve ulaşım problemleri insanları kent içerisinde yeni alternetif yaşam arayışına sürüklemektedir. Artık kent içerisinde insanlar nefes almak için değil kendileri gibi düşünen topluluklara ulaşmabilmek için bir arayışa girmişlerdir. Bu durum değişen yaşam biçimlerine örnek olarak kişileri belli kimlikler altında yeni alanlar keşfetmeye itmektedir.

/Üretim Mekanlarının Tüketim Mekanlarına Dönüşmesi

Eskiden üretimin yapıldığı, torna atölyelerinin, tamirhanelerin, ticarethanelerin bulunduğu Karaköy, kentlinin son on yılda değişen yaşam biçimine paralel olarak  butik kahveciler, gastronomik restorantlar ve gece kulüpleri gibi tüketim mekanlarına dönüşmüştür [6].

/Alternatif Üretim Mekanları

Tüketim mekanları değişen kent yaşamında kişilerin hem üretim yapabilmek için hem de yeni iş bağlantıları kurabilmek için gittikleri  sosyal mekanlardır. Kentlinin değişen yaşam biçimi yaygınlaştıkça kentin içerisindeki üretim biçimleri değiştirmeye ve o bölgeleri dönüştürmeye başlamıştır.

/Sosyolojik Dönüşüm-Artan Emlak Değerleri

Kentin farklılaşan ihtiyaçlarını karşılayacak mekanların bir araya toplanarak belirli bir bölgede sayılarının artması bölgeye olan talebi katlamaktadır. Yükselen talep bölgede yıllardır çalışan mevcut işletmelerin yükselen kira giderlerini karşılayamamasına ve şehir dışına taşınmak zorunda kalmalarına neden olmaktadır. Kent merkezlerindeki bu alanlar planlı veya tesadüfen yıllar içerisinde dönüşmüşlerdir.Önce bu alanlar soylulaştırılmıştır sonrasında da kentlinin tüketimine açılmışlardır taki bir sonraki topluluğun daha popüler bir yeni merkez inşa etmeye başlamasına kadar.

/Dönüşüm ve Kentin Verdiği Reaksiyon

 Yüzyıllar içerisinde oluşmuş kentsel izlerin üzerine kurulan bu şehrin kentlinin sürekli değişen hızlı tüketimine ayak uydurması neredeyse imkansızdır. Bütünün korunması gerekirken sürekli değerli parçaları kullanılıp atılan bir kent bir süre sonra içinde yaşayanların da kente fayda sağlayamadığı ve üretemediği bir yoksunluk hali almaya başlayacaktır.

 Kaynakça

[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Subculture, son erişim tarihi: 04.01.2017
[2] TRT AKADEMİ ISSN 2149-9446 ∣ Cilt 01 ∣ Sayı 01 ∣ Ocak 2016 ∣ Eğlence Endüstrisi Sayısı Mekan, Eğlence ve Popüler Kültür İlişkisini Değerlendirmek DERYA TELLAN
[3] http://www.ensonhaber.com/masalar-kalkti-2-bin-kisi-issiz-kaldi-2011-10-03.html, son erişim tarihi: 04.01.2017
[4] https://medium.com/m/global-identity?redirectUrl=https://haber.140journos.com/istiklal-caddesinde-topyekun-degisim-1893aab86ff1, son erişim tarihi: 04.01.2017
[5] http://www.ntv.com.tr/turkiye/emek-yikildi,uE4GCgcoVE-pJa37I7gLYA, son erişim tarihi: 04.01.2017
[6] http://www.yapi.com.tr/haberler/karakoyde-fiyatlar-iki-yilda-yuzde-60-artti-_142803.html, son erişim tarihi: 04.01.2017

sinema, kent ve etkileşimler üzerine üç fragman

1.

yeni merkezler, eski bağlantılar

vancouver ve toronto, pek çok filme ev sahipliği yaparken, bu filmlerin neredeyse tamamında, los angeles, new york, seattle, chicago hatta pyonyang gibi başka şehirleri oynuyor. Basitçe, bu şehirlerin barındırdığı farklı mekânsal karakterler ve tabi ki kanada devletinin film şirketlerine uyguladığı vergilendirme politikaları[1] bu durumu tetikleyen ana etmen gibi görünüyor.

bu durumu, pek çok filmin, ufak tefek makyajlarla, bahsi geçen kentlerin bütün karmaşıklığını mimari anıtlara ve birbirini tekrar eden stereo tipik kent manzaralarına indirgediği şeklinde okumak mümkün. böyle kurguların, Adorno(2016)vari “kültür endüstrisi” tartışmalarına yaraşır bir biçimde tüm dünyada kurduğu yekpare bir kent anlatısından bahsedilebilir.

meselenin kendisinin ise, post-modern sayılabilecek bir durumun bir işareti olduğu apaçık. giderek sıkışan zamansal ve mekânsal ilişkilerin (Harvey, xxxx); filmleri biçimlendiren anaparanın uluslararası hareketi eski merkezleri kaydırıryor. post-modern durumun “semptomlarından” biri olan eklektik kentsel coğrafyaların, hem hep var olan ya da bilgisayar kullanımıyla gelişen sinematografik tekniklerle birleşince, kentlerle ilgili kurulup, kalıplaşmış ifade biçimlerinin yeniden üretimi pek de zor olmuyor. bilinegelen sinematografik kent imgesi, başka kaplarda ısıtılıyor olsa da aynı tarifleri uyguluyor.[2]

2.

etkiler, yakınlıklar ve mesafeler

gemi azıya almış post-modern kent tartışmalarını, muhafazakar sayılabilecek bir pozisyondan yeniden açmanın pek gereği olmasa da, tuhaf bir biçimde, hem uluslararası stilin biçimsel dağarcığının, hem de post-modern karmaşanın ilk fragmandaki durumu aynı anda beslediği düşülebilir gibi görünüyor.

bununla birlikte, mimari tasarımın da, çok uzun süredir, benzer sorunlarla sınandığı söylenebilir. mimari üretim süreçlerinin de giderek merkezsizleştiği, ama tekrar eden biçimsel kavrayışları yeniden üretip durduğu örneklerden bahsetmek mümkün.

ancak, bu sorunu aşıyor gibi görünen sinematografik anlatıların mimari tasarım süreçlerine direkt reçeteler veremeyeceğini, yalnızca bir takım yakınlıklar barındırabileceğini belirtmek gerekir. birbirilerinden son derece farklı düzenlemelerin tavında dövülen üretim süreçleri, “ortak bir dertten mustarip” olabilir belki.

3.

“dünyada bir gece” ve kentin karmaşasından başlamak

kentlerin bu karmaşık durumunu, topolojik ilişkileriyle merkezine alan sayısız anlatıdan bahsetmek de olası. jarmusch’un “dünyada bir gece” filmi de, kentlerde birbiri içine geçmiş pek çok ayrıksı parçanın temsili olarak okunabilir.

Mahoney(1997) dünyada bir geceyi, postmodern kentteki farklılıkların ve ötekiliğin temsil edildiği filmlerden biri olarak okur. haklı bir saptamadır bu, kentlere tanımlanmış imgelerden ve kentli öznelere dair tahayyüllerden sıyrılır gibi görünür film. [3]

beş ayrı epizodda, dünyada beş şehirde, Los angeles, new york, paris, roma ve helsinki’de aynı anda gerçekleşen taksi yolculukları anlatılır.  her epizod, şehri temsil eden bir saate ve bir dünya küresine zoom in yaparak başlar. kısa bir montajda, kent ait manzaralar görülür.

her epizodda ifade edilen hikayeler, kentteki toplumsal yapılarda temellenir. örneğin, new york epizodu, bir türlü taksi çeviremeyen bir siyahi Amerikalıyla başlar, onu aracına alan tek taksici, new york’ta ilk defa taksi kullanan bir doğu almanya göçmenidir. öyle ki bu göçmen taksici, araba bile kullanamamakta, kullanabildiği zaman aralığında bile, girmemesi gereken, sürekli polis arabası ışıklarına boyanan bölgelere sapmaktadır.

bu durum, saatlerin hareketinin aynılığında temsil edilen kütleselleşmiş evrensel yapıların mikro ölçeklerde ürettiği yeni örüntülerin alışılmadık bir temsilidir.

referanslar
Adorno, T. W., (2016), Kültür Endüstrisi ve Kültür Yönetimi, Çev: Elçin Gen, Nihat Ülner, Mustafa Tüzel, İletişim Yayınları, İstanbul

Harvey, D., (2014), Postmodernliğin Durumu, Çev: Sungur Savran, Metis Yayınları, İstanbul

Mahoney, E, (1997), People in Parantheses, The Cinematic City, Ed. David. B. Clarke, Routledge, London

[1]Kendra Mangione’nin 27 Mayıs 2015 tarihli CBS’ yazısında http://toronto.ctvnews.ca/hollywood-north-why-toronto-s-film-industry-is-booming-1.2393085 Toronto’nun film endüstrisinde öne çıkmakta olduğu ifade ediliyor. Tony Zhou ve Taylor Ramos’un hazırladığı “Vancouver never plays itself” isimli video essay’de, prodüksiyonların kullandığı teknikler ve durumun nedenleri detaylı bir biçimde inceleniyor: https://www.youtube.com/watch?v=ojm74VGsZBU

[2] bu filmlerde içeriğin, mesajların, karakterlerin değişmediği gibi bir iddia bulunmuyor. sorun, repertuarda bulunan ifade etme biçimlerinin pek de sınanmıyor olması. topolojik ilişkilerle iç içe geçmiş, etkileyen ve etkilenen bir sinematografik anlatıdan, başka şehirlerin rolü kesen kentlerde bahsetmek pek de mümkün görünmüyor.

[3] Mahoney (1997), bu duruma rağmen, bir taraftan da cinsiyet rollerine dair tahayyüllerin Jarmusch tarafından yeniden üretildiği şerhini düşmektedir.

İnteraktif Tiyatro Oyunlarında Mekân-Seyirci Etkileşimi

Mimari mekân güçlü bir davranış şekillendiricidir. İnsan-mekân etkileşiminde mekânın etkisini, “mekân, kullanıcıya göre insan etkinlikleri ve davranışlar için hazırlanmış göstergelerden oluşur. Aynı konuşulan diller gibi, mimarlık da bilgi ileten bir göstergedir”(1) diye vurgularken aynı zamanda, göstergelerin tasarımcının iletmek istediği düşünceler olduğunu ve bu karşılıklı iletişimin tasarımla sağlanabileceğini göstermektedir.

Tiyatro ve mimarlık, mekân deneyimi odaklı alanlar olmalarıyla mekânsallığın en yoğun aktarıldığı ürünler ortaya koyarlar. Yapılacak çalışma içerisinde, bir yandan sahne mekânı tasarımlarındaki değişimlerin izleyici, oyuncu ve sahnelenen eserlere olan etkilerinin birer çıktıları sunulmaya devam ederken esas olarak tiyatro mekânlarının, izleyicilerin katılımı ve müdahalelerini yani kısaca interaktifliğini nasıl tetiklediği veya tetiklemediği örnekler üzerinden analiz edilecektir.

Sahne Tasarımlarının Dönüşümü:

-Çalışmanın bu bölümü henüz tarihsel bir bilgi vermek üzerine açılmıştır. Çalışma ilerledikçe, örneklenen dönemlerin sahne tasarımlarına olan etkilerinin kuramsal, toplumsal, ekonomik ve doğal olarak politik sebepleri derinleştirilecektir.

Antik Yunan’da en başlarda, “Tiyatro, insanların açık havada özgürce söyledikleri bir şarkıydı. Bu herkesin özgürce katıldığı bir kutlamaydı.”(2) der Augusto Boal. O dönemlerde tiyatro bir seyirci-oyuncu hiyerarşisi kurulmayan, mekânlara hapsedilmeyen bir edimdi. Oyun alanları geçici olarak anlık merkezileşen herhangi bir yer olabiliyordu. Bu örneklere genellikle Dionysos şenliklerinden tragedyaya dönüşen süreçte rastlanır. Belli zamanlarda yapılan bu törenlerde, her yer birer sahneyken, her izleyici de birer oyuncu gibi davranabiliyor ve bu şenlikler, zaman zaman kendinden geçme ayinlerine veya birer varoluş patlaması gibi etkinliklere tanık olabiliyordu.(3) Bu Dionysos tapınımı adı verilen törenler zamanla siyasi nedenlerle kentlere taşınır ve oyun alanı ile seyir alanı netleşerek teatral alan katı çizgilerle ikiye yarılır. Bu değişimi, “İki ‘alem’in insanları da kesin biçimde oyuncular ve seyirciler olarak ikiye bölünmeye başlar. Ortasından parçalanmış teatral alanın etrafı çevrildiğinde de ilk tiyatro binası ortaya çıkar.”(4) diyerek anlatır Hakan Altun.

Antik Çağ’da mekânsal olarak örgütlenen tiyatrolarda, seyirci ve sahne mekânları belirli kurallarla şekillenmeye başlamıştır.

 

Seyircilerin İzleme Yerlerine Göre Antik Çağ Tiyatroları:
-Tek Taraftan İzlenen Sahneler

 aspendossaspendos_plan
Aspendos Tiyatrosu

 

-Seyircilerin Her Yönden İzleyebildiği Sahneler

arena-verona-ground-floor-planverona
Verona Antik Tiyatrosu

 

Tiyatro Yapıları Olmayan Tiyatrolar:

Orta Çağ Tiyatroları:

Orta Çağ döneminde tiyatro etkinliği devam etmesine karşın, önemli tiyatro eserlerinin yazılmaması ve tiyatro yapısının inşa edilmemesi dolayısıyla enteresan bir dönem olarak ele alınır. Kilisenin güç kazandığı bu dönemde, oyunlar kilise tekelinde oyuncu-rahiplerin oynadığı ve kilise meydanlarında sergilenen ürünlerdir.

-Zincirleme (Eşzamanlı Sahne)

Bu dönemde oyunlar genellikle kentteki ortak mekânlarda oynanır ve az bir yükseltiyle sahne tanımı yapılan alanlarda sergilenir. Bu yüzden sahne değişimine olanak vermeyecek şekilde tasarlandığından dolayı, oynanacak oyunun içinde geçeceği sahnelerin hepsi aynı anda gösterilerek yan yana sıralanmıştır. Bu yüzden bu sahnelere Latince “eş zamanlı” anlamına gelen bir kelimeden türetilerek simultane sahne adı verilmiştir.

valenciennes
Valenciennes’deki Zincirleme Sahne Düzeni

 

Bu sahne düzeninde, seyirciler bu kurgunun en başından oyuncuları izlemeye başlar ve oyun boyunca hareket ederek, hiç ara verilmeden bir sonraki sahneyi izlemeye devam eder ve finalde sahnenin öbür ucuna ulaşırlar.

-Orta ve Çevre Tiyatrosu Örneği

Tiyatro eyleminin bütünüyle seyircilerin içinde, ortasında geçtiği bir orta tiyatrosu bir hacim sahnesi söz konusudur. Luzern’deki acı çekme oyunu bir pazar yerinde bu sahneleme tekniği ile oynanmıştır.

aci-cekme-oyunu
Luzern Pazar Yeri’ndeki Acı Çekme Oyunu’nun Sahneleme Düzeni

 

Seyircilerin hareket ederek gündelik hayatlarındaki aktivitelerini gerçekleştirdikleri mekanlarda oyunlara şahit oldukları durumlar oluşur. Çoğu zaman oyuncular sahneleri bittiğinde yerlerinde sabit dururlar ve seyirciler oyunlarına devam eden oyuncuları izlemeye yönlenirlerdi.

-Tekerlekli Sahne

Kentlerde büyük Pazar yerleri veya toplanma olmadığı durumlarda ise seyirci kitleri küçük gruplara bölünüyordu. Bir oyunun her bir bölümü için ayrı bir tekerlekli sahne hazırlanıyordu. Kitlelerin toplandığı alanlara bu tekerlekli sahneler giderek oyunun bir sahnesini oynuyor ve sahnesi bittiğinde diğer seyirci kitlesinin yanına giderek tekrar sahnesini canlandırıyordu. Bu tip sahnelere “pegeant” deniliyordu.

pegeant
İngiltere’de bir pegeant gösterisi

 

20.Yüzyıl Tiyatro Devrimi ve Değişen Tiyatro

20.yüzyıl ile birlikte tiyatro insanları tiyatroyu seyirciden kopuk olan anlayıştan çıkarmak için, onu seyirciyle yaşayan etken bir duruma getiren çeşitli denemelerde bulundular. Bu durumdan tiyatro mimarisi de aynı şekilde etkilenmiştir.

Oyun yerine yeni olanaklar getirmek ve onun seyir yeriyle olan bağlantısını güçlendirmek için çalışa mimarların bazısı bu bağı üçüncü boyutta da kurmayı denediler. Buna en önemli örnek Weininger’in tasarladığı Küresel Tiyatro’dur. Bir kürenin iç yüzeyi tümüyle seyir yeri olarak ayrılmıştır. Seyirci-oyuncu arasındaki mekânsal ayrışmanın üçüncü boyutta da ele alınarak bu deneyimi etkileşim kurabilme düzeyinde başaramasa da çok yönlü hale getirmiştir.

kuresel-tiyatro
Andor Weininger, Küresel Tiyatro

 

İzleyiciyle bütünleşmeyi sağlamak amacıyla Walter Gropius, izleyici yerini yeniden ele alarak, çerçeve sahnenin yerine alan sahne ile çember sahneyi getirmiştir. Tümel Tiyatro yapısı adını verdiği, üç aynı sahne türünü de içinde barındıran bir yapı tarzını ortaya koymuştur. Seyirciler önce yerlerinden hareket etmeden, çerçeve sahne kurgusunda olduğu gibi oyunu izlerler; bu tiyatronun dönüşüme imkan veren yapısına seyirciler de etkin bir şekilde katılır, çevre sahnesi düzenine geçilir. Bu tümel tiyatro sayesinde Gropius, oyuncu-seyirci etkileşim deneyimini dönemi için en üst düzeye taşımıştır. (5)

cas1009h
Walter Gropius, Tümel Tiyatro

 

Çalışmanın buraya kadar olan kısmında, tarih içerisinde tiyatro mekânındaki değişimler sahne ve izleyici konumlanışı ve aralarındaki ilişki bakımından 20.yy’a kadar ele alınmıştır. Bundan sonraki kısım ise, çağdaş tiyatro modellerinin bahsedilen seyirci-oyun-oyuncu etkileşim sorunsalı için nasıl alternatifler ürettiği üzerine yoğunlaşacaktır.

 

 

  1. Gür, Şengül Ö., 1996. Mekan Örgütlenmesi, Gür Yayıncılık, Trabzon.
  2. Boal, Augusto, 1996. Ezilenlerin Tiyatrosu, Çev: Semih Çelenk, Etki Yayınları, İzmir.
  3. Yücel, Çağatay,  2015. Dionysos Bayramı ve Şenlikleri, Siirt Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Siirt.
  4. Altun, Hakan, 2012. Mekan Üzerinde Mücadele: Egemen(lerin) Tiyatro Yapılarına Karşı Boş Uzamda Direnme ve Ezilenlerin Belleği Olarak Teatral “Alan Dışı”nın İnşası, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Ankara.
  5. Kuruyazıcı, Hasan, 2003. Oyun-Mekan İlişkisi Açısından Başlangıçtan Günümüze Tiyatro Yapılarının Gelişmesi, Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü, İstanbul.

Konut Ütopyaları

Ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum.

Ütopyalar, bugün gerçekleşmesi imkânsız toplum tasarımlarıdır. Köken olarak Yunanca “yok/olmayan” anlamındaki ou, “mükemmel olan” anlamındaki eu ve “yer/toprak/ülke” anlamındaki topos sözcüklerinden türemiştir. Kullanımı Thomas More’un 1516’da yazdığı De Optimo Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia veya kısaca Utopia isimli kitabıyla yaygınlaşmıştır.

Ütopyalar üzerine görüşler iki biçimde ortaya çıkmıştır. Bir kısmı özendirici, istenen nitelikte, diğer bir kısmı ise korkutucu, ürkütücü ütopyalardır. (Wikipedia)

 

Gelişen teknoloji ve bilim gelecekteki dünyanın şuanki halinden farklı olacağının göstergesidir. İnsanoğlu “Gelecekteki dünya düzeni nasıl olmalı ?” sorusuna cevap aramıştır. Bu soruya genellikle gerek filmlerde gerekse dizilerde hep iyi yönün aksine genellikle kötü yönde cevaplar verilmiştir. Buna sebep olarak insanların teknolojinin ilerlemesini tehlikeli bulmasını gösterebilir ve dünya ile ilgili gelecekteki olumsuz senaryolar olan karşı-ütopyalara (distopya) bakabilmemiz mümkündür. Aldous Huxley’in 1932 yılında yayımlanan Cesur Yeni Dünya (Brave New World) romanı bir distopyadır ve Huxley’in gelecek öngörüsünde bireyselliğin yok edildiği, ailenin, dinin, edebiyatın, sanatın olmadığı bir düzen öngörülmüştür. Aynı şekilde Netflix’in Black Mirror diziside konu olarak modern toplumun ve bu toplum içindeki bireyin sorunlarını, yeni teknolojilerin getirdiklerini ve mevcut dünya düzenindeki siyaset, medya, sanat ilişkilerini bilim kurgu ögelerine başvurarak yorumlamaktadır.

black-mirror-masks

Şekil 1: “Black mirror” dizisinden bir ekran görüntüsü

Konut Ütopyaları

Archigram grubunu ele alacak olursak konut problemlerine teknoloji ile çözümler ararken aynı zamanda konutu da tek olarak ele almaktadır. Çoğu konut ütopyalarında kentsel düzen esas alınmış, konutun bu düzendeki yeri incelenmiştir fakat Archigram grubu konutun tek olarak yaşam alanı oluşturduğunu ve kentsel omurgaya eklemlendiğini öne sürerek tek konutluk ütopya projeleri de tasarlamışlardır. İşlevselliğine göre eklenip çıkartılan apartmanlar ve kuleler, yürüme bantları, yürüyen şehirler, vinç yardımıyla sökülüp taşınan prefabrik “kutu” evler bu göçebeliğin ve dolayısıyla “özgürlüğün” şekilsel öğeleri olarak betimleniyor.1da96b5bada648d9f7328c9cb69bb046 (1).jpg

Şekil 2: “Peter Cook” plug in city projesinden bir görüntü.

 

 

https://tr.wikipedia.org/wiki/ütopya

 

 

Parametrik Tasarım Yönteminin Mekan Kurgusu Üzerindeki Etkisi

Tarihten bugüne insanlar hayatlarını sürdürebilmeleri için temel ihtiyaçlar duymuşlardır. Bu temel ihtiyaçlarından en önemlisi ”barınma” ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç tarihin ilk çağlarından günümüze kadar çeşitli değişimlere uğrayarak gelmiştir. Bu değişimlerin temel nedenleri arasında kültürel ve sosyal yaşantının getirdiği ihtiyaçlar sonucunda oluşan mekan kurgusu vardır. Bu kurgu, farklı toplumların farklı yaşantıların, iklimlerin ve birçok etkenin izlerini taşır. Temelinde her mekanın farklılıklar barındırması durumunun başlıca nedeni budur. Canlı varlığın korunma içgüdüsünün onu ittiği yapıcılık temelde canlıyı çevreden ayırma işlemidir, yani bir yalıtmadır. Özel bir kavram olarak kullanıldığı anlamda yapı, canlıyı içine alan, onu evrensel boşluktan ayıran bir uzay parçasını belirtmektedir. Mimari eylemin ilk basamağı olarak insan kendisini güvende hissettiği sınırlı bir hacim yaratmıştır. Kavramakta güçlük çektiği evrensel boşluğu ve doğal çevrenin bir parçasını bir veya birkaç yönde sınırlandırmış, onu içe dönük, kendisine özel bir boşluk haline getirmiştir.

Resim 1: Farklı mekan örnekleri (Hobbit Evleri- Yeni Zelanda) (Burj Khalifa-Dubai)

Aslında bu noktada mekan algısını tartışmak da mekanı kavrayabilmek için anlamlı olacaktır. Bir mekânı oluşturmak için onun mutlaka her yönden kesin engellerle sınırlanmış olması gerekmez. Bir mekânı bir hacimden ayıran en önemli fark da aslında bu noktada ortaya çıkmaktadır. Mekânı oluşturan sınırlama hareketi önleyici şekilde fiziksel olabileceği gibi yalnızca başka duyularla algılanabilecek biçimde, örneğin sadece zemindeki bir doku gibi görsel de olabilir. Önemli olan mekânın net veya net olmayan sınırlarının algılanabilir olmasıdır. Mekân algısı ele alınırken her ne kadar ilk başta görme duyusu kaynaklı algıya ağırlık verilse ve diğer duyumlama şekilleri ihmal edilse de algılama aslında tüm duyulardan farklı oranlarda etkilenir. Algılamanın çeşitli duyuların birleşiminden oluştuğu ve mekân algısının da tüm duyuların etkisi altında oluştuğu göz önünde bulundurmak gerekir. Bu boşlukta artık bireylerin iç dünyalarından izler bulmak, o bireyin yaşantısı hakkında bilgi sahibi olmak genellikle mümkündür.

b018599f09270377f60feb381ffecc8f

Resim 2: Mae West Odası

Mekan içerisinde ve mekanın kendisinde oluşan değişim aslında mekanın tepkisidir. İhtiyaçlar sonrasında eklemlenen strüktürel anlamdaki değişimleri incelemek tariflemeyi güçlendirir. Değişimler bağlamında katmanları keşfederek belirli girdiler elde edilebilir ve bu değişkenler sonucunda eklemlenme süreci daha iyi açıklanabilir. Peki bireyler bu noktada yaptıkları eylemi bir farkındalıkla mı yapmaktalar yoksa içgüdüsel olarak mı bu süreci yönetmekteler? Bu noktada bugün üzerinde çalışan ve araştıranlar tarafından merak edilen ” Yerin Ruhu ” ifadesine göz atmak anlamlı olacaktır. Günümüzde özellikle kentlerde bazı bölgelerin diğerlerinden farklı olduğu konuşulur.  Bu bölgeler tarihsel süreçte birçok yönlendirme sonucu bugünlerine kadar gelmiştir ve artık kendisine ait bir ruhu barındırır. Bu düşüncenin mekana yansımasında da aslında benzer nitelikler gözlemleyebiliriz. Mekana aidiyet duygusu bu ruhun zihnimizdeki karşılığıdır. Bu ortak paydaların özüne indiğimizde ise karşımıza çıkanlar yönlendirmek için kullandığımız girdilerdir.

Resim 3: Peter Zumthor – Kolumba Art Museum

Bu noktada bahsedilen değişkenlerin bilgisayar ortamındaki temsili olan ”Algoritma” mantığından  bahsetmek anlamlı olacaktır.  Algoritma, belli bir problemi çözmek veya belirli bir amaca ulaşmak için tasarlanan yollardan birisidir. Matematikte ve bilgisayar biliminde bir işi yapmak için tanımlanan, bir başlangıç durumundan başladığında, açıkça belirlenmiş bir son durumunda sonlanan, sonlu işlemler kümesidir. Algoritmik yaklaşımda çözüm için olası yöntemlerden en uygun olan seçilir ve yapılması gerekenler adım adım ortaya konulur. Bu yapılması öngörülen durumlar belirli bir sistematik doğrultusunda işleme alınır ve sonuç elde edilir. Fakat değişkenlerden yani parametrelerden bir tanesinin değiştirilmesi, buna bağlı sistemdeki tüm değişkenlerin ortak ama daha farklı bir sonuç çıkarmasına yol açar.

Resim 4: Basit bir algoritma örneği ve değişen parametreler sonucu oluşan bölücü bir yüzey