Mimaride Anlam ve Temsil Üzerine

Mimaride anlam ve temsil,  geçmişten bu yana mimarlık gündeminin çokça tartışılan konuları olmuşlardır. Söz konusu tartışma, mimarlığı düşüncelerini, kültür ve inançlarını yaratma ve yaşatmada bir araç olarak kullanmayı deneyen insan için doğal bir sürecin ürünüdür. Çünkü mimarlık, en başından beri fikir ve ideallerin biçimlere dönüşmesini sağlayan bir iletişim dili ve yöntemi olagelmiş ve tarihsel süreçte sürekli devinen kültür ve değerlere bağlı olarak, bu dil de dinamik ve organik bir devinim içerisinde olmuştur.

Tanyeli (2016), ‘Anlamın Anlamsızlığı’ konulu seminerinde, mimaride anlamın bu devinim içerisinde değişen yerine dikkat çeker. Onun deyişiyle, mimarlık günümüz dünyasında artık ortak sosyal kodlardan üreyen ve toplum için benzer anlamları taşıyan sembol ve modellerin biçime dönüşmüş hali değildir. Victor Hugo, ‘Notre-Dame de Paris’te geçen ‘Bunu o öldürecek’ (Ceci Tuera Ceda) sloganıyla dönemin basım teknolojisine gönderme yaparak,  mimaride anlamın değişmekte olduğuna işaret etmiş ve mimarlık ürünleri açısından artık ‘inşa edilmiş söz’ ün görevini ‘basılı söz’ ün üstlendiğini ifade etmiştir (Aktaran: Tanyeli, 2000). Ancak Hugo’nun ima ettiği haliyle salt mimari gerçekliğin, kendi üzerinden doğrudan ifade ettiği anlamın kaybına, burada bir kırılma noktasını işaret etmesi sebebiyle değinilmiştir. Günümüzde böyle bir anlam uzlaşısını aramanın gerekliliği ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, bu uzlaşıya ulaşmanın belki de ancak belirli kural ve sınırların etkisi altında ortaya konan bir mimarlığa ve dolayısıyla özgünlükten uzaklaşmaya neden olabileceği de göz ardı edilmemelidir.

İşaret edilen bu değişim ve günümüze kadar araçlarını çoğaltarak gelen farklı medyaların, (yazılı ve görsel mimari temsil biçimlerinin her türlüsü) mimarlık disiplininin düşünce üretme kaynaklarını çoğaltırken, bir yandan da kendine özgü bir etki alanı oluşturduğu görülebilir. Kahvecioğlu (2016), bugün mimarlık dünyasının giderek kendi içine kapandığına ve yapıların kendisi üzerinden değil temsili üzerinden anlamının üretilmeye ve tartışılmaya başlandığı bir ortama dikkat çekiyor. Özellikle mimari temsilin retoriği üzerinden yaygınlaştığını gözlemleyebileceğimiz bu anlam üretiminin, metnin başında ifade edilen haliyle bir mimari ifade aracı olan temsilden öteye geçerek, aslında orada olmayanın bir simülasyonuna dönüşmesi de mümkün görünüyor.

 

Referanslar:

Tanyeli, U. (2016). Taşkışla Araştırma Seminerleri “Anlamın Anlamsızlığı ”,  İTÜ Mimarlık Fakültesi, İstanbul

Kahvecioğlu, H. (2016). Mimari Tasarım Süreç ve Etkileşimleri Seminerleri,  İTÜ Mimarlık Fakültesi, İstanbul

Tanyeli, U. (2000). ” Simülasyon Çağında Mimarlık ve Woods”, Çağdaş Dünya Mimarlıkları Dizisi – Lebbeus Woods, Boyut Yayın, İstanbul, s.9

Advertisements

Mimarlık Edebiyat İlişkileri ve Bilimkurgu Türü Üzerine Anlatılar : Cesur Yeni Dünya

 

Farklı disiplinlerin etkileşimin giderek arttığı günümüz dünyasında,  edebiyat ve mimarlık birbirlerine önerebilecekleri açısından zengin içerikte iki disiplin olarak ortaya çıkar. Çalışma öncelikle mimarlık ve edebiyat arasındaki ilişkinin bağlamı ve nedenselliklerine dair bir zemin oluşturmayı amaçlamakta, sonrasında Aldous Huxley’nin distopik bilimkurgu romanı Cesur Yeni Dünya’dan (Brave New World, 1932) mekan ve kent anlatılarıyla konunun bu tür üzerinden izlerini sürmektedir.

Mimarlık ve edebiyat arasındaki karşılıklı etkileşimi daha iyi sezmek adına, paylaştıkları ortak nesne ve durumlara göz atmak faydalı olabilir. Bu iki disiplin mekanı temsil etme, hikayeleme ve yaratmak için kesişirler. Şehirler, semtler, caddeler, binalar, odalar ikisinde de yaşanmışlıklarla dolu olan, geçen zamanın görsel izlerini taşıyan ve üzerine kişisel deneyimlerimiz ve anılarımızı yansıttığımız alanlardır. Hem mimarlar, hem yazarlar yeni dünyaları hayal ederler, bu dünyaları betimler ve belgelerler. Bir mimari önerinin inşa edilene dek bir tür kurmaca yazın olarak görülebilmesi gibi, bir edebi yazın da hikayesinin yer alabileceği anlamlı bir çevre ve bağlamın inşasına ihtiyaç duyar. İki disiplin de sosyal ve kültürel ifade ve inşa aracı olarak kullanılabilir, geçmişi arşivlediği kadar geleceğe dair tahminler sunabilirler.

Mimarlıkta edebiyattan nasıl faydalanabilineceği üzerine yazdığı kitabında Tümer, mimarinin dil ile kurduğu ilişkiye ve yazarların dili kullanma ve gözlem yapma becerilerine dikkat çeker ve bu yönüyle yazınsal eserlerin mekanı ve mekansal nitelikleri tasvir etmedeki yetkinlikleri ile zengin birer kaynak olduklarını söyler. (Tümer, 1982) . Böylece mimari, kendisini edebi yazınlar üzerinden yeniden gözlemleme ve okuma şansı bulabilir. Bununla birlikte edebiyat yalnızca mekanı tasvir etmede değil, mekânsal deneyimimizin yeniden şekillenmesinde de aracılık eder. Thomson’ın ifadesiyle mimariyi fiziksel olarak deneyimleyişimiz açıkça zaman, yer ve harekete dair kısıtlara bağlı olarak sonlu bir deneyimdir. Ancak edebiyat bize daha başka bir mimariyi daha başka zamanlarda yaşama olanağı sunar ve böylece mimarinin şiirsel tınısını, gizli kalmış yanlarını, görünmeyen, hayali olanı sezdirme kapasitesini anlamamıza aracılık eder (Thomson, 1996). Dolayısıyla edebiyat fiziki bağlamdan sıyrılma özgürlüğüyle, mimari düşün dünyasına belki de diğer görsel disiplinlerden daha zengin bir deney alanı sunma şansı bulur.

Bu noktada geleceğe dair kurgu ve varsayımlarıyla, bahsedilen deney alanına belki de en cesur hamlelerle katılan bilimkurgu edebiyatına yönelebiliriz. Saatçioğlu‘nun deyişiyle, bilimkurgu romanı, sosyal ve psikolojik gerçeklikten uzak olarak zaman ve mekanı çarpıtır ve böylece insanlığın algısını genişletmeye çalışır (Saatçioğlu, 2002). Nitekim mimarlar, yazarlar ve düşünürler 19.yy’ın ikinci yarısından sonra artık sosyal ütopyalarını kendi zaman ve mekanlarının gerçekliğinde kurgulamaktan öteye giderek, sanayi devrimiyle birlikte hızlanan bilimsel ve teknolojik gelişmelerin işaret ettiği gelecek üzerine kurgulamaya başlamışlardır. Demirkaya bu kurgularda yazarların geleceğe yönelik tahminlerinde -klonlama, uzay yolculukları vb.- başarılı oldukları gerçeğine dikkat çekerek bilimkurgunun yaşamlarımızda sosyal bir görüngü olduğunu ifade eder (Demirkaya, 2001) Böylece mimaride de bilimkurgu edebiyatından hem tasvirlediği mekanlar hem de bu mekanların topluma ve kente taşıdığı alt anlamlar açısından esinlenilebilinir. Yazının buradan sonraki kısmında da Huxley’in romanı Cesur Yeni Dünya’da ortaya konulan distopik toplum oluşumu ve bu oluşumdaki dikkat çeken mimari tasvirlere değinilecektir. Burada amaç okura doğrudan bir ilişki sunmak değil, türün zengin içeriği üzerine düşünmeye davet etmektir.

Huxley’in 1932 yılında yazdığı ‘Cesur Yeni Dünya’ kitabında 26.yüzyıl dünyası -‘Ford’dan sonra 632- 1 anlatılır. Bu dünyada yalnızlık, yaşlanma, yoksulluk gibi durumlar ortadan kaldırılmış, cemaat, özdeşlik, istikrar sloganını benimsemiş bir toplum yapısı tasvir edilmiştir. Toplum pek çok açıdan gelişmiş ve teknoloji sayesinde  toplumsal sorunların çözümü bulunmuş, hipnopedya, uykuda eğitim ve şartlandırma ile herkesin kendiliğinden mutlu olduğu bir toplum düzeni oluşturulmuştur. Bebekler doğum yoluyla değil, şişelerde dünyaya gelir ve ihtiyaca göre  alfa, beta, gama, epsilon adı verilen sınıflara ayrılarak üreme çiftliklerinde büyütülürler. Kitapta bu yeni dünya parıldayan kuleler ve pembe camlarıyla fütüristik bir mimariye sahiptir. İnsanlar parfüm akan muslukları olan, fabrika ürünü yapay malzemelerle donatılmış mekanlarda yaşarlar.

Huxley kitabına, 34 katlı yerden bitme gri bir bina olarak betimlediği ve kapısında kitapta anlatılan Dünya Devleti’ nin cemaat, özdeşlik, istikrar sloganlarının yazılı olduğu Londra Merkezi Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’ ni tasvir ederek başlar. Bu tasvirde, binayı gezen bir grup öğrenci üzerinden, okuyucuyu binanın iç mekanlarından çatısına çıkararak, yarattığı dünyanın işleyişine tanık eder. Toplumdaki hiyerarşi mimarinin dikey yapılanışında ve kullanımlarında görülen hiyerarşiyle de kendini gösterir. Yapıların çatıları toplumun üst kesimi için ulaşım ve sosyalleşme alanlarını oluştururken, toplumun alt kesimi bu mekanlara ulaşamayarak trenleri kullanır. Sistemin dışında kalmış ve yabaniler/ vahşiler (savages) olarak nitelendirilen topluluğun yaşadığı bölgeler  yüksek çitlerle ayrılmıştır, bu ayırıcı mimari öğenin keskinliği, sınıfsal olarak da keskin bir tasvirle desteklenir. Toplumdaki sınıf farkının yaşam alanlarının kutuplaşan mimarisiyle vurgulandığını söyleyebiliriz; metal ve camın yoğun kullanımıyla parıldayan steril bir mimariye karşı, vahşilerin yaşadığı zorlu geometri ve koşullarla şekillenmiş köy coğrafyası ve atmosferi betimlenmiştir.Yazar kitabında toplumsal ve bireysel değerlerin anlamlarını sorgulatırken ayrıca sembolik ögelerle de bunu destekler. Kitabın ana karakteri olan John, vahşiler ile kusursuz işleyen yeni dünya sistemi arasında sıkışmış, kendi içinde yaptığı sorgulamalar onu kaçışa sürüklemiştir. Yazar bu noktada, karakterin bu kaçışta yöneldiği mekan olarak bir deniz fenerini tasvir eder, yol gösterici misyonuyla deniz fenerin John’un içine düştüğü duygu durumunu intihar ederek sonlandırdığı mekan olmasındaki ironiyle kitabı sonlandırır.

Ütopya ve distopyalar toplumların yaşayış ve gereksinimlerinden yola çıkarlar, insanın geleceğine dair sorulara cevap ararlar. Huxley romanında distopik bir geleceği anlatırken, içinde yaşadığı dönemin sistem ve toplumunu eleştirmektedir. Tekin’in kent ile ütopya arasındaki ilişkiye dair şu sözleri ütopyaların (ve distopyaların) mimarlık kültürüne katkısını ortaya koymada yardımcı olabilir: ‘’…Yeni bir yaşamı ideal şekilde mekânsallaştırmayı dert edinen 19. ve 20. yüzyılın kentsel ütopyaları; kentin Robert Park’ın belirttiği gibi bir “uzamsal örüntü ve ahlaki düzen” olduğunun okunaklı göstergeleridir…..İşte David Harvey’in ütopyalarda saklı olduğuna inandığı güç burada yatar. Sonsuz uzamsal örüntünün mümkün ve hayal edilebilir olması, sonsuz sayıda toplumsal yapıyı da olanaklı kılmaktadır. ‘’

Sonuç olarak, bilimkurgu-distopya edebiyatının bizlere alternatif dünyalar ve mekansal kurgular sunduğu, mimarlık disiplini içerisinde belki de geçmişten bu yana arayışında olunan, ütopik/distopik kentsel tasarımlarda hayat bulmaya çalışan, daha iyi/daha başka kent/dünya/toplum/mekan düşleri evrenini zenginleştirdiğini önermek mümkün görünüyor.


1 Cesur Yeni Dünya’da yaratılan Dünya Devleti’nde, seri üretim modelini geliştiren kişi olması sebebiyle Henry Ford bir tanrı gibi benimsenmiştir. Bu nedenle kitapta tarihler Ford’dan öncesi ve Ford’dan sonrası olarak geçmektedir.

Referanslar:

Tümer, G. (1981) Mimarlıkta Edebiyattan Neden ve Nasıl Yararlanmalı? (Aragon’un Paris Köylüsü Üzerine Bir Örnekleme ), Ege Üniversitesi, İzmir

Thomson, S. (1996) Places Within and Without: Memory and Literary Imagination, and the Project in the Design Studio, Memory and Architecture, ed. E. Bastea, University of New Mexico Press, New Mexico

Saatçioglu, E. (2002) Alternate Realities in Ursula K. Le Guin’s City of Illusions, Rocannon’s World, Planet of Exile, and The Left Hand of the Darkness”, Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi,  İzmir

Demirkaya, M. (2001) “Alien Worlds in H. G. Wells’s Novels The Time Machine, The Island of Dr Moreau and The Invisible Man”, Ankara

Tekin, D. (2014). Kurmaca Edebiyatta Mekan. Bülten Blog Mimarlar Odası Ankara Şubesi Erişim Tarihi: 03.12.2016

URL: http://www.moblogankara.org/mimarlardan/2014/2/9/kurmaca-edebiyatta-mekan

.

 

Mimarlık- Edebiyat Etkileşimi ve Bilimkurgu-Distopya Yazını Üzerinden Okunması

Farklı disiplinlerin etkileşimin giderek arttığı günümüz dünyasında,  edebiyat ve mimarlık birbirlerine önerebilecekleri açısından zengin içerikte iki disiplin olarak ortaya çıkar. Çalışma bu öneri ve etkileşimlere dair edebiyat disiplini üzerinden genel bir çerçeve çizdikten sonra rotasını bilimkurgu edebiyatının konudaki potansiyeline çevirecek ve Huxley’in distopik/bilimkurgu romanı Cesur Yeni Dünya’ dan anlatılarla konuyu inceleyecektir.

Öncelikle mimarlık ve edebiyat etkileşiminin bağlamını ve nedenselliklerini ortaya koymayı hedefleyen söylemlere göz atmak önemli olabilir. Tümer, mimaride edebiyattan yararlanmanın gerekliliğini vurgularken mimarinin dil ile kurduğu ilişkiye ve yazarların dili kullanma ve gözlem yapma becerilerine dikkat çeker. Bu yönüyle yazınsal eserlerin mekanı ve mekansal nitelikleri tasvir etmedeki yetkinlikleri ile zengin birer kaynak olduklarını söyler ve bu kaynaktan faydalanmamanın savurganlık olacağını öne sürer. [1] Thomson’ a göre ise mimariyi fiziksel olarak deneyimleyişimiz açıkça zaman, yer ve harekete dair kısıtlara bağlı olarak sonlu bir deneyimdir. Ancak edebiyat bize daha başka bir mimariyi daha başka zamanlarda yaşama olanağı sunar ve böylece mimarinin şiirsel tınısını, gizli kalmış yanlarını, görünmeyen, hayali olanı sezdirme kapasitesini anlamamıza aracılık eder. [2]

Bu söylemler elbette çoğaltılabilir, ancak mimari ve edebiyatın paylaştıkları ortaklıklara değinerek, başta oluşturulmak istenen çerçeveyi genişletmeye çalışmakta fayda var. Mimari ve edebiyat mekanı temsil etme, hikayeleme ve yaratmak için kesişirler. Şehirler, semtler, caddeler, binalar, odalar ikisinde de yaşanmışlıklarla dolu olan, geçen zamanın görsel izlerini taşıyan ve üzerine kişisel deneyimlerimiz ve anılarımızı yansıttığımız alanlardır. Hem mimarlar hem yazarlar yeni dünyaları hayal ederler, bu dünyaları betimler ve belgelerler. Bir mimari önerinin inşa edilene dek bir tür kurmaca yazın olarak görülebilmesi gibi, bir edebi yazın da hikayesinin yer alabileceği anlamlı bir çevre ve kontekstin inşasına ihtiyaç duyar. İki disiplin de sosyal ve kültürel ifade ve inşa aracı olarak kullanılabilir, geçmişi arşivlediği kadar geleceğe dair tahminler sunabilirler.

İki disiplin arasındaki etkileşimin bağlamına ve ortak yönlerine dair değinmelerden sonra, geleceğe dair kurgu ve varsayımlarıyla, mimarinin geleceğine katkı sağlamakta potansiyeli yadsınamayacak olan bilimkurgu edebiyatına yönelebiliriz. Saatçioğlu‘ nun deyişiyle, roman gerçekliği düzenlerken, bilimkurgu romanı sosyal ve psikolojik gerçeklikten uzak olarak zaman ve mekanı çarpıtır ve böylece insanlığın algısını genişletmeye çalışır. [3] Bu açıdan bilimkurgu edebiyatı mimarlığın sınırları içinde belki de olanaklı olmayan yeni anlama ve geleceğe bakma yolları sunabilir. Nitekim mimarlar, yazarlar ve düşünürler 19.yy’ın ikinci yarısından sonra artık sosyal ütopyalarını kendi zaman ve mekanlarının gerçekliğinde kurgulamaktan öteye giderek, sanayi devrimiyle birlikte hızlanan bilimsel ve teknolojik gelişmelerin işaret ettiği gelecek üzerine kurgulamaya başlamışlardır. Demirkaya (2001), bu kurgularda yazarların geleceğe yönelik tahminlerinde -klonlama, uzay yolculukları vb.- başarılı oldukları gerçeğine dikkat çekerek bilim kurgunun yaşamlarımızda sosyal bir görüngü olduğunu ifade eder. [4]  Bu açıdan, bilimkurguların gerçekleşmesi olası yapılar oldukları savı, toplumsal ve mimari geleceği kurgulamada bilimkurgu edebiyatından faydalanılabilineceğini önerir. Yazının buradan sonraki kısmında da Huxley’in romanı Cesur Yeni Dünya’da ortaya konulan distopik toplum oluşumu ve bu oluşumdaki dikkat çeken mimari tasvirler anlatılacak, mimarlık adına bu tür yazınlardan nasıl yararlanılabilineceğini  sorgulananacaktır.

Huxley’in 1932 yılında yazdığı ‘Cesur Yeni Dünya’ kitabında 26.yüzyıl dünyası -‘Ford’dan sonra 632- * anlatılır. Bu dünyada yalnızlık, yaşlanma, yoksulluk gibi durumlar ortadan kaldırılmış, cemaat, özdeşlik, istikrar sloganını benimsemiş bir toplum yapısı tasvir edilmiştir. Toplum pek çok açıdan gelişmiş ve teknoloji sayesinde  toplumsal sorunların çözümü bulunmuş, hipnopedya, uykuda eğitim ve şartlandırma ile herkesin kendiliğinden mutlu olduğu bir toplum düzeni oluşturulmuştur. Bebekler doğum yoluyla değil, şişelerde dünyaya gelir ve ihtiyaca göre  alfa, beta, gama, epsilon adı verilen sınıflara ayrılarak üreme çiftliklerinde büyütülürler . Kitapta bu yeni dünya parıldayan kuleler ve pembe camlarıyla fütüristik bir mimariye sahiptir. İnsanlar parfüm akan muslukları olan, fabrika ürünü yapay malzemelerle donatılmış mekanlarda yaşarlar.

Huxley kitabına, 34 katlı yerden bitme gri bir bina olarak betimlediği ve kapısında kitapta anlatılan Dünya Devleti’ nin cemaat, özdeşlik, istikrar sloganlarının yazılı olduğu Londra Merkezi Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’ ni tasvir ederek başlar. Bu tasvirde, binayı gezen bir grup öğrenci üzerinden, okuyucuyu binanın iç mekanlarından çatısına çıkararak, yarattığı dünyanın işleyişine tanık eder. Toplumdaki hiyerarşi mimarinin dikey yapılanışında ve kullanımlarında görülen hiyerarşiyle de kendini gösterir. Yapıların çatıları toplumun üst kesimi için ulaşım ve sosyalleşme alanlarını oluştururken, toplumun alt kesimi bu mekanlara ulaşamayarak trenleri kullanır. Sistemin dışında kalmış ve yabaniler/ vahşiler (savages) olarak nitelendirilen topluluğun yaşadığı bölgeler  yüksek çitlerle ayrılmıştır, bu ayırıcı mimari öğenin keskinliği, sınıfsal olarak da keskin bir tasvirle desteklenir. Toplumdaki sınıf farkının yaşam alanlarının kutuplaşan mimarisiyle vurgulandığını söyleyebiliriz; metal ve camın yoğun kullanımıyla parıldayan steril bir mimariye karşı, vahşilerin yaşadığı zorlu geometri ve koşullarla şekillenmiş köy coğrafyası ve atmosferi betimlenmiştir.Yazar kitabında toplumsal ve bireysel değerlerin anlamlarını sorgulatırken ayrıca sembolik ögelerle de bunu destekler. Kitabın ana karakteri olan John, vahşiler ile kusursuz işleyen yeni dünya sistemi arasında sıkışmış, kendi içinde yaptığı sorgulamalar onu kaçışa sürüklemiştir. Yazar bu noktada, karakterin bu kaçışta yöneldiği mekan olarak bir deniz fenerini tasvir eder, yol gösterici misyonuyla deniz fenerin John’un içine düştüğü duygu durumunu intihar ederek sonlandırdığı mekan olmasındaki ironiyle kitabı sonlandırır.

Ütopya ve distopyalar toplumların yaşayış ve gereksinimlerinden yola çıkarlar, insanın geleceğine dair sorulara cevap ararlar. Huxley romanında distopik bir geleceği anlatırken, içinde yaşadığı dönemin sistem ve toplumunu eleştirmektedir. Tekin (2014) ‘ün kent ile ütopya arasındaki ilişkiye dair şu sözleri ütopyaların (ve distopyalar) mimarlık kültürüne katkısını ortaya koymada yardımcı olabilir: ‘’Kent ve ütopya arasındaki kadim bağ Thomas More’un Ütopya’sından daha öncelere, Platon’un Devlet’ine kadar uzanmaktadır. Ütopyalar, kurguladıkları dünya ile kentsel formu iç içe geçmiş olarak sunarlar. Thomas More’un Ütopya’sı, Campanella’nın Güneş Ülkesi’nin yanı sıra, yeni bir yaşamı ideal şekilde mekânsallaştırmayı dert edinen 19. ve 20. yüzyılın kentsel ütopyaları; kentin Robert Park’ın belirttiği gibi bir “uzamsal örüntü ve ahlaki düzen” olduğunun okunaklı göstergeleridir…..İşte David Harvey’in ütopyalarda saklı olduğuna inandığı güç burada yatar. Sonsuz uzamsal örüntünün mümkün ve hayal edilebilir olması, sonsuz sayıda toplumsal yapıyı da olanaklı kılmaktadır. ‘’ [5]

Sonuç olarak, bilimkurgu/distopya/ütopya edebiyatının bizlere alternatif dünyalar ve mekansal kurgular sunduğu, mimarlık disiplini içerisinde belki de geçmişten bu yana arayışında olunan, ütopik/distopik kentsel tasarımlarda hayat bulmaya çalışan, daha iyi/daha başka kent/dünya/toplum/mekan düşleri evrenini zenginleştirdiğini önermek mümkün görünüyor.

[1] Tümer, G. (1981) Mimarlıkta Edebiyattan Neden ve Nasıl Yararlanmalı? (Aragon’un Paris Köylüsü Üzerine Bir Örnekleme ), İzmir

[2] Thomson, S. (1996) Places Within and Without: Memory and Literary Imagination, and the Project in the Design Studio, Memory and Architecture, ed. E. Bastea, University of New Mexico Press, New Mexico

[3] Saatçioglu, E. (2002) Alternate Realities in Ursula K. Le Guin’s City of Illusions, Rocannon’s World, Planet of Exile, and The Left Hand of the Darkness”, İzmir

[4] Demirkaya, M. (2001) “Alien Worlds in H. G. Wells’s Novels The Time Machine, The Island of Dr Moreau and The Invisible Man”, Ankara

[5] Tekin, D. (2014). Kurmaca Edebiyatta Mekan. Bülten Blog Mimarlar Odası Ankara Şubesi Erişim Tarihi: Aralık, 3 URL: http://www.moblogankara.org/mimarlardan/2014/2/9/kurmaca-edebiyatta-mekan

*Cesur Yeni Dünya’da yaratılan Dünya Devleti’nde, seri üretim modelini geliştiren kişi olması sebebiyle Henry Ford bir tanrı gibi benimsenmiştir. Bu nedenle kitapta tarihler Ford’dan öncesi ve Ford’dan sonrası olarak geçmektedir.

Bilgisayar Ortamında Tasarım ve Yaratıcılık İlişkisi Üzerine

İçinde olduğumuz çağın bilgisayar teknolojileri insan yaşamını pek çok alanda alternatif olanaklar sunarak dönüşüme açmakta, gündelik hayata giderek daha fazla sızarak yeni etkileşim ortamları ve ilişki biçimleri yaratmaktadır. Gelişen teknolojinin kendi araçları, dili ve kavramlarıyla farklı disiplinlerle kurduğu etkileşimlere, mimarlık alanı da dahil olmuş, tasarımcıya yeni/yardımcı üretim biçimleri ve düşünce sistemleri önermiş ve önermektedir. Bu kaçınılmaz etkileşim ortamının, mimari tasarım alanına katkılarının yadsınamaz oluşuyla birlikte, belki de en kritik noktalarından biri mimari tasarımda yaratıcı olma durumuyla kuracağı ilişki biçimleri olabilir. Bu ilişkiyi anlamada yaratıcılık ve tasarım olgularına, bilgisayar ortamında tasarımla daha doğrudan ilişki kurabileceği çeşitli tanımları üzerinden bakmak, sonrasında bilgisayar ortamında tasarımın sunabileceği katkılara değinmek faydalı olabilir.

Booker tasarlama eyleminin sonuç üründen emin olmak için yapmak istediğimizi yapmadan önce gerektiği kadar tekrarlayarak simule etmek olduğunu ifade etmiştir. Page ise tasarımın günümüz gerçeklerinden, gelecek olasılıklara hayali bir sıçrayış olduğunu söyler. Alexander ‘a göre ise tasarım fiziksel bir strüktürün doğru fiziksel bileşenlerini bulma eylemidir ( Turgay ve Özer, 2016). Fromm, yaratıcı kişiliği; “bulmaca çözme ve sürprizlere açık düşünme kapasitesi, konsantrasyon yeteneği, objektif bilgi kazanımı, farklı kutuplardan geçerlilikler elde edebilme yeteneği” gibi özelliklere sahip kişi olarak tanımlamıştır.  Maslow ise yaratıcılığı insanın temel ihtiyaçlarını gerçekleştirmesi için oluşturduğu ‘’eylemsel dizilim ve ihtiyaçların hiyerarşisi‟ olarak ele almıştır (Kuzgun, 2003).

Bu tanımlarla ilişkilendirilerek düşünüldüğünde bilgisayar ortamında tasarımın, tasarımda yaratıcılığa dair sahip olduğu potansiyeller kendini gösterir. Bunlardan en görünür olanı açıkça bilgisayar ortamında tasarımın daha kısa sürede çok daha fazla alternatif sunarak yapmak istenileni simüle etmeye ve yukarıda bahsedilen tanımıyla tasarımın gelecekteki olasılıklara sıçrama durumuna aracılık etmesidir. Bir diğer potansiyel ise deneye, deneyime ve gözleme dayalı yaklaşımlarla önceden tanımlı olmayan algoritmaların keşfedilmesinin, bütünün anlaşılma çabasının mimarlığa yaratıcılık özelinde yeni yollar açabilmesidir. (Gürer ve Alaçam, 2015)

Bu tanım ve ilişkileri kısaca ortaya koyduktan sonra, tasarımı doğrudan bir problem çözme eylemi olarak görmek yerine, son ürün olarak ortaya çıkabilecek yaratımların çeşitli ve girift doğasını ve ona giden keşiflerle dolu süreci anlamın önemi ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla asıl yaratıcılık durumunun bu süreçte bilgisayar teknolojilerinin, tasarımcının zihnindeki çözümler ve olasılıklar evrenini genişletme potansiyelinde yattığı söylenebilir.

Referanslar:

Özer, D. ve Turgay, O. , 2016. Yaratıcılık ve Oyun Kavramlarının Bilgisayar Destekli Tasarım Sürecinde İncelenmesi.

Gürer, E. ve Alaçam S., 2015. Sayısal Düşünmenin Yaratıcılık Bağlamında Sökümü.

Kuzgun, T. , 2003. Bilgisayar Destekli Mimari Tasarım ve Yaratıcılık. Yüksek Lisans Tezi, İ.T.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul.

Sanatta Mekan Olgusu

Her alanda değişim ve dönüşümün ivmelendiği günümüz dünyası, sanat alanında da üretim ve paylaşım süreçlerinin hızla devindiği bir ortamı kaçınılmaz kılmıştır. Bu durum sanatsal üretim ve onun paylaşıma sunulduğu mekan arasındaki ilişki biçimlerine de yansımış, sanat- mekan- izleyici arasındaki etkileşim ve bu etkileşimin sanat ortamı lehine sunduğu potansiyelin önemi artmıştır. Ebru Yetişkin  Günümüz Sanatı ve Etkileşim Kürasyonu konulu sunumunda ‘afektif’ kavramına da işaret ederek mekanın izleyici-sanat arasındaki paylaşımı zenginleştirecek biçimde tasarlanması yaklaşımına dikkat çekmiştir.

O halde günümüzde yapıtın doğal ve temel bir parçası olarak ele alınan mekan olgusunun bugünkü konumunu anlamak ve yorumlamak adına tarihsel süreç içerisinde algılandığı biçimlere değinmek faydalı olabilir. Sanatçının sadece talep üzerine üretim yapabilen bir zanaatkar olarak görüldüğü Rönesans öncesi dönemin ardından, 18.yüzyılda devrimlerin getirdiği özgürleşme ortamıyla sanatta mekan olgusu da özgür düşüncelerin etkisi altına girmiştir. Sanat yapıtına özel mekanlardan, sanatın toplumla etkileşiminin ön planda olduğu sanatla yaşamın birleşmesinin hedeflendiği yaklaşımlara evrilmiştir. 1960’larda ön plana çıkan mekanın sanat içerisinde ‘nötr olmama’ anlayışını, yapıtın mekanla iç içe geçtiği, mekanın yapıtın bir parçasına dönüştüğü, hatta sanatın kentsel mekana sızarak kentliyle etkileşime geçmesini hedefleyen farklı yaklaşımlar izlemiştir. (1) Bu süreç içerisinde sanatçılar söylemleriyle mekanı sanata dahil eden yaklaşımların öncüsü olmuşlardır. Lissitzky  sergileme alanının yapıtların aralarında hiçbir estetik ya da kavramsal bağ olmaksızın yan yana teşhir edildikleri bir depo olmadığını savunurken, Duchamp işaret ettiği  ‘mekan alışverişi’ kavramıyla sanat üretiminde mekanın etkilerini tartışmıştır.

Geçmişten bu yana sanatta mekan olgusuna bakıldığında, toplumsal dönüşümlerle özgürleşen sanat ortamında giderek etkileşimlerin çoğaldığı, esnediği, günümüzde gelişen teknoloji ve medya araçlarının da katkısı ile fiziksel sınırların iç içe geçtiği ve bulanıklaştığı bir resimle karşılaşırız. Bu süreçte sanatın içine sızmış olan mekan, gelecekte sanatın kendisine dönüşmeyi de vaat etmektedir.

Kaynakça:

(1) Graf, M., ‘’Uzay İstilacıları: Çağdaş Görsel Sanatlarda Mekanın Yok Oluşu’’,
<http://www.izinsizgosteri.net/asalsayi157/marcus_157.html&gt;, Kasım, 2007

Yücedal, B., ‘’Mekan – Nesne İlişkisi Bağlamında Kavramsal Uygulamalar’’ Yüksek Lisans Sanat Eseri Çalışması Raporu,  Ankara, 2009

Morkoç, M., ‘’Sanat Nesnesi ve Mekan İlişkisi Üzerine Uygulamalar’’ Yüksek Lisans Sanat Eseri Çalışması Raporu,  Ankara,2013

Mimarlık- Edebiyat Etkileşimi ve Bilimkurgu-Distopya Yazını Üzerinden Okunması

Mimarlık disiplini kat ettiği yolda gerek kuramsal gerek pratik alanda pek çok farklı disiplinle ilişki içerisinde olmuş, kurduğu ilişki ve etkileşimlerle onlardan faydalanmış, zenginleşmiş,  yeni bakış açıları ve ufuklar kazanma şansı bulmuştur. Günümüzde bilim ve sanatın pek çok dalını içine alan bu disiplinler arası ağda, edebiyat disiplini mimarlığa önerebilecekleri açısından zengin içerikteki disiplinlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu metin bu öneri ve etkileşimlere dair edebiyat disiplini üzerinden genel bir çerçeve çizdikten sonra rotasını bilimkurgu edebiyatının bu etkileşimdeki potansiyeline çevirecek ve Huxley’in distopik/bilimkurgu romanı Cesur Yeni Dünya’ ya değinmelerle bu potansiyele atıflarda bulunacaktır.

Bu noktada öncelikle yukarıda bahsi geçen içeriğin ve etkileşimin bağlamını ve nedenselliklerini ortaya koymayı hedefleyen söylemlere göz atmak önemli olabilir. Tümer, mimaride edebiyattan yararlanmanın gerekliliğini vurgularken mimarinin dil ile kurduğu ilişkiye ve yazarların dili kullanma ve gözlem yapma becerilerine dikkat çeker. Bu yönüyle yazınsal eserlerin mekanı ve mekansal nitelikleri tasvir etmedeki yetkinlikleri ile zengin birer kaynak olduklarını söyler ve bu kaynaktan faydalanmamanın savurganlık olacağını öne sürer. [1] Thomson’ a göre ise mimariyi fiziksel olarak deneyimleyişimiz açıkça zaman, yer ve harekete dair kısıtlara bağlı olarak sonlu bir deneyimdir. Ancak edebiyat bize daha başka bir mimariyi daha başka zamanlarda yaşama olanağı sunar ve böylece mimarinin şiirsel tınısını- gizli kalmış yanlarını, görünmeyen, hayali olanı sezdirme kapasitesini anlamamıza aracılık eder. [2]

Bu söylemler elbette çoğaltılabilir, ancak mimari ve edebiyatın paylaştıkları ortaklıklara değinerek, başta oluşturulmak istenen çerçeveyi genişletmeye çalışmakta fayda var. Mimari ve edebiyat mekanı temsil etme, hikayeleme ve yaratmak için kesişirler. Şehirler, semtler, caddeler, binalar, odalar ikisinde de yaşanmışlıklarla dolu olan, geçen zamanın görsel izlerini taşıyan ve üzerine kişisel deneyimlerimiz ve anılarımızı yansıttığımız alanlardır. Hem mimarlar hem yazarlar yeni dünyaları hayal ederler, bu dünyaları betimler ve belgelerler. Bir mimari önerinin inşa edilene dek bir tür kurmaca yazın olarak görülebilmesi gibi, bir edebi yazın da hikayesinin yer alabileceği anlamlı bir çevre ve kontekstin inşasına ihtiyaç duyar. İki disiplinde sosyal ve kültürel ifade ve inşa aracı olarak kullanılabilir, geçmişi arşivlediği kadar geleceğe dair tahminler sunabilirler.

İki disiplin arasındaki etkileşimin bağlamına ve ortak yönlerine dair bu değinmelerden sonra, geleceğe dair kurgu ve varsayımlarıyla, mimarinin geleceğine katkı sağlamakta potansiyeli yadsınamayacak olan bilimkurgu edebiyatına yönelebiliriz. Saatçioğlu‘ nun deyişiyle, roman gerçekliği düzenlerken, bilimkurgu romanı sosyal ve psikolojik gerçeklikten uzak olarak zaman ve mekanı çarpıtır ve böylece insanlığın algısını genişletmeye çalışır. [3] Bu açıdan bilimkurgu edebiyatı mimarlığın sınırları içinde belki de olanaklı olmayan yeni anlama ve geleceğe bakma yolları sunabilir. Nitekim mimarlar, yazarlar ve düşünürler 19.yy’ın ikinci yarısından sonra artık sosyal ütopyalarını kendi zaman ve mekanlarının gerçekliğinde kurgulamaktan öteye giderek, sanayi devrimiyle birlikte hızlanan bilimsel ve teknolojik gelişmelerin işaret ettiği gelecek üzerine kurgulamaya başlamışlardır. Demirkaya bu kurgularda yazarların geleceğe yönelik tahminlerinde -klonlama, uzay yolculukları vb.- başarılı oldukları gerçeğine dikkat çekerek bilim kurgunun yaşamlarımızda sosyal bir görüngü olduğunu ifade eder. [4]  Bu açıdan bakıldığında ütopyaların zamansız oluşu ve gerçekleşemezliği yerine, distopik bilimkurguların gerçekleşmesi olası yapılar oldukları savı, toplumsal ve mimari geleceği kurgulamamızda bilimkurgu edebiyatından ipuçları alabileceğimizi önerir. Buradan yola çıkarak çalışmanın bundan sonraki kısmında da Huxley’in romanı Cesur Yeni Dünya’da ortaya konulan distopik toplum oluşumu ve bu oluşumdaki dikkat çeken mimari tasvirler üzerinden bu ipuçları sorgulanacaktır.

[1] Tümer, G. (1981) Mimarlıkta Edebiyattan Neden ve Nasıl Yararlanmalı? (Aragon’un Paris Köylüsü Üzerine Bir Örnekleme ), İzmir

[2] Thomson, S. (1996) Places Within and Without: Memory and Literary Imagination, and the Project in the Design Studio, Memory and Architecture, ed. E. Bastea, University of New Mexico Press, New Mexico

[3] Saatçioglu, E. (2002) Alternate Realities in Ursula K. Le Guin’s City of Illusions, Rocannon’s World, Planet of Exile, and The Left Hand of the Darkness”, İzmir

[4] Demirkaya, M. (2001) “Alien Worlds in H. G. Wells’s Novels The Time Machine, The Island of Dr Moreau and The Invisible Man”, Ankara

Mekan Üretiminde Mimarlık ve Sinema Etkileşimi

Mimarlık disiplini ile sinema arasında her ikisinin de kendine konu edindiği mekan kavramı üzerinden kurulan çok yönlü etkileşim, sinema tekniklerinin 20.yüzyılda gelişimini süratle arttırmasıyla birlikte, giderek daha fazla katılımcının tartıştığı bir konu haline gelmiştir. Öyle ki Neumann, sinemanın imkanları ile çoklu deneyimi sağlanan mekan kavramının, mimarlığın yeniden doğuşunu sağlayacağını ifade etmiştir. [1] Bu nedenledir ki sinemanın ve mimarlığın kendi ifade araçlarıyla birbirlerine sundukları alternatif görme ve üretme şekilleri pek çok araştırmaya konu olmuştur. Shonfield, sinema ve mimarlığın aynı amaçlara ulaşma hedefinde farklı dünyaları yaşayan disiplinler olduğunu öne sürer. [2] Bu amacın niyahetinde deneyim olgusunu işleyen, üreten ve türeten; imgelem, tasarı ve algılar üzerinden mekân ve mekansallıklar yaratmak olduğunu söylemek mümkün olabilir.

Sinemada yönetmenin izleyiciye sunduğu mekan deneyimini, mimar da tasarladığı mekanın kullanıcılarına sunar. Sinemada bu mekansal deneyim üretilirken, tasarlanan her kare ve kurgulanan her dizilim yönetmenin iletmek istediği anlamlar üzerinden şekillenen bir ifade aracına dönüşür. Mimaride de bu deneyim ve anlam odaklı ifade, mimarın tasarımında sunduğu bakış açıları ve mekan dizilimleri ile kullanıcısına sunulur. Bu noktada yönetmenin pratikleri olan kadraj (çerçeveleme) ve montaj (kurma, kurgulama) eylemleri ile mimarın mekansal deneyim üretmede kullandığı eylemler belirgin şekilde örtüşmeye başlar. Bu nedenle bu iki eylemin gerçekleştiriliş biçimlerinde, mimarlık-sinema arakesitinde yakalanabilecek belki de en somut ilişkileri gözlemlemek olasıdır.

Ali Vatansever, Mimari Tasarım Süreç ve Etkileşimleri dersi kapsamındaki konuşmasında, mimari mekanın temsilinde mimarın tasarısını kendi imgeleminde çerçevelediği şekliyle sunuşuna ve bu karelerin varyasyonlu dizilimleriyle kurgulanan bir ‘hikayesi olma/ hikayeyi anlatma’ amacının ortaklığına dikkat çeker. Mimari mekanı, çerçeveleme ve algı-deneyim’e dayalı bir kurgulama biçimiyle oluşturan Le Corbusier’ in çalışmalarının bu bağlamda ‘sinematik bir göz’ ün örnekleri olduğu söylenebilir. [3] Sinema vasıtasıyla bu ‘sinematik göz’ kamerayla özdeşleşir ve kendini çoğaltma şansı bulur, yani sinema mimari için deneysel bir altlık oluşturur. Ancak sinemada mekanın kontrolünü elinde tutan yönetmenin aksine, mimari mekanın kullanıcısı mekanı kendi kişiliği özelinde dönüştürme gücüne sahiptir. Bu etki mimari mekan ile film mekanının parelel ilerleyişinde bir kesik açsa da, belki de bir dönüştürücü/katılımcı izleyicinin sinemada özne olarak kendine yer bulmasının bir yolu olup olmadığı yeni bir tartışma konusu olabilir.

Neumann, D. (1999). Film Architecture: Set Designs from Metropolis to Blade Runner. New York: Prestel-Munich.

Shonfield, K. (2000). Walls have Feelings, Architecture, Film and The City (4th ed). New York: Routledge.

Türeli, İpek. (2001) “Sinema ve Kentsel Mekanın Dönüşümü”. Arredamento Mimarlık Dergisi