Sinematografik Temsillerde : Kent ve İktidar

“Sinema geldi ve zindandan oluşma bu dünyayı saniyenin onda biri uzunluğundaki zaman parçacıklarının dinamitiyle paramparça etti; şimdi bu dünyanın geniş bir alana dağılmış yıkıntıları arasında serüvenli yolculuklara çıkmaktayız” _ Walter Benjamin

Modern zamanda kentler, iktidarların politikalarını izlemek için daima uygun altlıklar oluşturmuşlardır. Özellikle metropoller ve başkentler, bulundurdukları toplumsal ve ekonomik çeşitliliklerle iktidarın izlerinin en rahat okunabildiği alanlardandır. “Modern kent ve sinema aynı zaman diliminde, 19. Yüzyılın sonunda kentsel bir keşif olarak ortaya çıktı ve kentsel deneyimleri hızlı bir biçimde değiştirmeye başladı. Bu durum sadece Paris, Berlin, Viyana gibi “modernliğin başkentleri”yle sınırlı olmadı. Sinema, Bombay, İskenderiye, Kahire, İstanbul gibi kentlerin deneyimlerine de yön verdi.”(Öztürk M., 2014) Bu bağlamda metin, dönemsel bir sınıflandırmayla, İstanbul ve iktidar ilişkisinin sinema ve belgesellerden okunabileceğini tariflemeye çalışmaktadır.

Türkiye özelinde bakıldığında, kent – iktidar okumaları, hem kurgu hem belgesel film üzerinden genelde İstanbul ile yapılabilir. Örneğin; Türk sinemasının Yeşilçam dönemi, Demokrat Parti iktidarıyla kronolojik bir beraberlik gösterir. (Çelik F.) İktidarla başlayan yeni ekonomik ve kültürel yaşam oluşumları da Yeşilçam sinemasına kaynaklık etmiştir. Türkiye’nin kentleşme serüveni, göç, kentlileşme çabası, ekonomik sıkıntılar ve toplumun gelenekle olan bağlantıları, Yeşilçam tarafından işlenmiş; İstanbul sinemaya temel mekan olmuştur. Özellikle gecekondulaşma sorunsalı ile modern kente aile birliğini koruma çabalarını işleyen filmler, 60 sonrası kenti ve toplumu için özet niteliğindedirler. Bu durum, değişen iktidarlar ve darbeler atmosferinde biçim değiştirerek 80’li yıllarda, sınıflar üstü arabesk kültürüyle yine İstanbul’da görülmüştür. (Ayça E., 1993)

Görsel:1 Taşı Toprağı Altın Şehir, 1978 URL:https://www.youtube.com/watch?v=YF9d3JlH7gA Erişim Tarihi: 26.09.2017  
Görsel:2 Ekümenopolis, 2011 URL:http://www.sanatatak.com/view/ekumenopolis-ucu-olmayan-sehir Erişim Tarihi: 26.09.2017

Milenyumla birlikte ekonomik kriz ve ardından gelen iktidarın, Türkiye geneli ve İstanbul özelindeki tutumu ile inşaat sektöründe görülen artış, özellikle kentsel belgeselerde yerini sıklıkla bulmuştur. Hasan Özgen’in 1990 yapımı “İstanbul Hatırası” zamanın kentsel yerleşmesini irdelerken, 2011 yapımı “Unutma Beni İstanbul” farklı etnik kökenlerin İstanbul’dan sökümünü konu alır. İmre Azem’in “Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir” belgeseli çarpık kentleşme ve beraberinde getirdiği sorunların 90 dakikalık özeti olması yönüyle oldukça çarpıcıydı ve kentsel dönüşüm belgesellerinin fenomen olmasına neden oldu.

Geçmişte, Yeşilçam ve arabesk kültüründe, kurgu filmlerde alt metin olarak işlenen “kentsel sorunlar” ve “birey-kent çatışmaları” 2000’lerle birlikte eleştiren bakış açısından, belgesellerde ana tema haline gelmeye başladığı söylenebilir. Bunların yanında, Ceyda Torun’un 2016 yapımı “Kedi” adlı belgeseli, farklı bir noktada durur. Temelde kentsel bir belgesel olan yapım, İstanbul’un kedileri ve kedilerin mekanları üzerinden; kenti, kentliyi, kentsel soylulaştırmayı, politik tartışmaları deşifre eder.

Her iki sinematografik anlatımda da, kurgu film ya da yaratıcı belgesel türlerinde, iktidarıların toplumsal etkileri, doğrudan kent üzerinden okunmaya devam ediliyor. Toplum ve kent değiştikçe, temsil yöntemleri de değişmeye devam edecekler; ancak, sinema perdesinde kent, zamansız bir fenomen olmayı sürdürecek.

  1. Öztürk M., Aymaz G., Türkoğlu N., Kentte Sinema Sinemada Kent, Pales Yayınları, 2014, İstanbul
  2. Çelik F., “Modernleşme Serüvenimiz ve Yeşilçam”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütüsü, Sanat Dergisi
  3. Ayça E. “Türk Sineması Seyirci İlişkileri”, Görüntü, Sayı:1, 1993
  4. URL: http://oldmag.net/2015/03/17/cekmekoy-underground-aysim-turkmen/ Erişim Tarihi: 26.09.2017
  5. Erkarslan Ö. “Otobüs Yolcuları Filminin Modern Konut ve Kent Kavramları Üzerinden İncelenmesi” , Gazi Üniversitesi, İletişim Dergisi, Sayı: 15, 2002

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 güz döneminde Doç. Dr. Meltem Aksoy ve Doç.Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi kapsamında 25 Eylül 2017 tarihinde gerçekleşen Aysim Türkmen’in “Sinema Tasarım ve Mimarlık” isimli seminerine dayanılarak üretilmiştir.

 

 

Advertisements

Tasarım Sürecinde Bilgisel Kodlamanın Yeri

Tasarımcılar, tasarlama sürecinde, bilgi birikimine dayalı sayısız karar almak zorundadırlar. Tasarım kararlarının nasıl oluştuğu, hangi bilişsel süreçler sonucunda ortaya çıktığı araştırıldığında, tasarımın ham maddesi bilgi olduğu görülmüştür. (Atakan G., 2014) Tasarım adına elde edilen bilgi, yaratıcı problem çözme eylemi ile kısa süreli belleğin içinde bir çeşit işleme tabi tutularak tasarıyı oluşturur. Tasarım için kısa süreli bilginin anlamlarıdırılması ardından kalıcı bilgi ve birikim halini alabilmesi, beynin bilgiyi kodlamasına ihtiyaç duyulur. Bu aşamada bireyin kodlama esnasında yaptığı görselleştirmeler, bilginin kalıcı olmasına aracı olurken aynı zamanda tasarım sürecini de başlatırlar.

John Gero’ya göre tasarım, yapısal ve anlamsal kavramlar arasında ilişki kurma eylemidir. Tasarım süreci ise, karar verme, araştırma ve öğrenme eylemidir. (Gero J., 1990) Akbulut’a göre tasarım süreci, belirli bir bilgi dokümantasyonu gerektirir. Çok bileşenli doğası gereği tasarım, farklı alanlardan toplanan bilgilerle beslenir. Ancak bu bilginin sınıflandırılması ve saklanması, sistematik bir şekilde yapılmadan tasarım gerçekleşemez. (Akbulut D., 2009) Normalde kısa süreli bellekte depolanan bilgiler unutulurlar ancak tasarım süreci için toplanan bilgilerin, duygusal bellekten gelen bilgilerle anlamlandırılması, bir anlamda kodlanarak beyin diline çevrilmesi söz konusudur. Bu yöntemle bilgiler uzun süreli belleğe intikal eder, daha sonra geri çağırılmak üzere depolanırlar. (Şekil:1) Ancak tasarımı ilgilendiren bilgi sadece depolanan bilgi değildir, aynı zamanda depolanabilmesi için bilginin kavramsallaştırılması aşamasıdır. Beynin gerçekleştirdiği bu “şifreleme” eylemi, bilgiyi özelliklerine göre ayırır, ilişkilendirir, sınıflandırır ve şematik olarak tekrar kurgular. Bilişsel süreçte, bilgiyi kişiselleştiren bu kavramsallaştırma sürecedir.

Kömürcü’ye göre tasarım, bilinçli bir eylem olup, düşünme ve üretme aşamasının meydana geldiği bilişsel süreçler, zihnin üç kavramsallaştırma tekniği ile izah edilebilir: analiz – sentez, soyutlama ve imgeleme.(Kömürcü N., 2003) Bu teknikler zihinde olduğu kadar pratikte de var olurlar ve zihnin bilgiyi kavrama ve depolamasında yardımcı olurlar. Özellikle soyutlama ve imgeleme diğer bir deyişle görsel düşünce, bilgiyi kalıcı belleğe yollarken, görsel kodlama yöntemleriyle tasarımın parçası haline gelebilirler. (Şekil:2) Görselleştirme eylemleri, bilgiyi işleme süreçleriyle paralellik gösterirken bir taraftan da son ürün için alt tasarılar geliştirmeleri açısından tasarım sürecinin ayrılmaz birer parçasıdırlar. Buradan yola çıkılarak, tasarım için gerekli olan bilginin depolanışında, bilginin kodlanmasının da bir tasarım süreci parçası olduğu söylenebilir.

1

Şekil:1: DIKW Koram- Bilgi Piramidi, Bilişsel Yaklaşım Değerlendirmesi (Wodehouse&Ion,2010)
Şekil:2: Tasarım için toplanan bilginin depolanışında, kısa süreli bellek ile uzun süreli bellek arasında yapılan kodlamanın işleminin, görsel tasarım malzemelerine dönüşmeye başlamasını akış şemasında gösterilmiştir.
  1. Atakan, G. “Yaratıcı Tasarım Sürecinde Bilişsel Yaklaşım ve Üstbilişsel Farkındalık”, Yüksek L. Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara, 2014
  2. GERO, John “Design Prototypes: A Knowledge Representation Schema for Design”, AI Magazine, 11(4), 1990: 26-36.
  3. Akbulut, D. ” Evrimsel Tasarım Yöntemi ve Yaratıcılığın Süreç içerisindeki Yeri”, Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Dergisi, No:2, Ankara, 2009
  4. KÖMÜRCÜ TURAN, N. , ALTAŞ N. “Tasarım Sürecinde Kavram” İtü Dergisi/A Cilt:2 Sayı:1, İstanbul, 2003

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 güz döneminde Doç. Dr. Meltem Aksoy ve Doç.Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi kapsamında 18 Eylül 2017 tarihinde gerçekleşen Doç.Dr. Nurbin Paker’in “Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri” isimli seminerine dayanılarak üretilmiştir.

Müphemlik ve Ortaklık

anahtar sözcükler: müphemlik, sınıflandırma, Aristoteles, kuantum fiziği, melezlik, meslekler yaklaşımı, tasarım

“Dilin yapılaştırma araçları yetersiz kaldığında durum, müphemliğe döner; eldeki durum, artık ya dilin ayırdığı kategorilerin hiçbirine girmiyordur ya da aynı anda bu kategorilerden birkaçına birden giriyordur.”

Zygmunt Bauman

Şeyleri, kesin adlarla tanımlamak, onlara keskin sınırlar çizmek, bir sınıflandırmaya tabi tutmak belki de sahip oldukları değer ve potansiyelleri kaybetmelerine yol açacaktır. Zira sınıflandırmayı şart koşmak dünyanın ayrı ve farklılaşmış varlıklardan meydana geldiğini, her bir varlığın belli    gruplara ait olduğunu ve bu grupların da birbirinin karşıtı olduğunu savunmak anlamına gelir [1]; bir diğer deyişle olabilirlikleri manipüle etmek, kimi olayları diğerlerinden daha olası kılmak ve rastgeleliği ortadan kaldırmak demektir (Bauman, 2014).

19. yüzyıl sonlarında biçim değiştirmeye başlayan varlık anlayışımız bilhassa fizik alanında gerçekleşen kuantum ve rölativite gibi teorilerin ortaya çıkmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Antik çağlarda Aristoteles’in ortaya attığı katı sınıflandırma biçimlerini esas alan taksonomi anlayışı uzun yıllar itibar görmüş olsa da orta çağın İslam bilginleri ve aydınlanma sonrası Avrupa düşünürleri tarafından sıklıkla eleştirilmiş ve yerini git gide daha bulanık sistemlerin aldığı bir görüşe bırakmıştır (Vural, 2002).  Bugün müphemlik durumu, bir içinde kaybolma durumunu değil, rastgelelik ve bulanıklığın doğurduğu potansiyelleri anlama çabasını tarifler.

Klasik anlamdaki sınıflandırma ve varlığı anlama yaklaşımı, şeyler arasında kopukluk doğuracak ve ilişkisel bağların, melezlik durumlarının oluşmasına kati suretle engel olacaktır. Meslekler yaklaşımı bu sorunun iyi bir örneklemini oluşturabilir. Geçmiş dönemlerde iş kalemlerinin daha sınırlı ve keskin hatlarla tanımlanmış olması, mesleki ilişkilerin doğrudan bağını şart koşmazken; bugün çeşitlenen sektörel yapı bir arada oluş ve düşünüşleri neredeyse zorunlu kılmaktadır. Yukarıda bahsi geçen müphemlik durumunun yarattığı çevre ve nesne telakkisi, sürekli bir ‘bir arada bulunuş’ ve ortaklaşmayı iş alanında da öncelikli konuma getirmektedir. Bilhassa sanat alanında fotoğraf, resim, heykel, grafik, müzik ve mimarlık gibi kollarının aynı havuz içerisinde yüzen birer parçacık olarak ele alınması günümüz tasarım nesnesinin üretiminde yeni ufuklar açabilecek, ortak sorunların çözümüne ışık tutabilecektir.

DİPNOTLAR:
[1] Burada Zygmunt Bauman’ın eleştirel biçimde tariflediği sınıflandırma yaklaşımı Aristocu sınıflandırma yaklaşımıdır.

KAYNAKÇA:
Bauman, Z. (2014) Modernlik ve Müphemlik, Ayrıntı Yayınları, İstanbul
Vural, M. (2002) “Düşünce Tarihinde Mantık: Aristoteles Mantığından Bulanık Mantığa”. Kutadgubilig, 2: 179-180

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında 02 Ekim 2017 tarihinde “Oğuz Öztunç” tarafından “Bilim, Sanat, Tasarım” ismiyle verilen seminerin çağrışımlarına dayanılarak üretilmiştir.

Mimarlık – Sinema Arakesitinde İnsan Ölçeği

anahtar sözcükler: mimarlık ve sinema, belgeselcilik, beşeri ilimler, insan ölçeği, işlevsellik

İnsan ile doğrudan ilişki içerisinde olan disiplinlerin başında şüphesiz mimarlık gelmektedir. İçine girdiğiniz mekan hissettirdikleriyle sizi sarıp sarmalarken bir yandan da temas edebildiğiniz türlü yüzeyleri barındırır. İçinde olma halini beş duyunun ötesinde hislerinizle de yaşar ve mimarlığın varlığını duyumsarsınız. Sizden aldıkları ve size verdikleri vardır. Bir anlamda beşeri ilimlerden biri gibi görülebilecek mimarlığı diğerlerinden ayıran, onun insan ile farklı boyutlarda kurduğu bu doğrudan ilişkidir. Gelgelelim, mimarın üzerinde karşıkonulamaz bir baskı yaratması beklenen bu durum, günümüzde ehemmiyetini kaybetmekte, tasarım ürünü bir takım ‘üst ölçek’ kararlarına veya spekülatif yorumlara kurban edilebilmektedir. Haliyle yapının insan ölçeği yok olmakta, mimarlığın asıl hedefi olan insanda maddi ve manevi ihtiyaçların karşılanması işlevi eksik kalabilmektedir.

Sinema, kendine has ara konumuyla, mimarlık alanında gelişmeye başlayan bu tip insanlık sorunlarının çözümünde yeni bir perspektif aralayabilir. Zira bir anlamda sinema, sosyoloji, antropoloji ve psikoloji gibi insanın/toplumun yapısını ve davranışını irdeleyen; dolayısıyla da bahsi geçen mimarlık sorunlarının çözümünde başvurulması gereken alanların başında gelen ilimlerin sahadaki karşılığı, temsili ve açığa çıkaranıdır. Doğrudan halkın arasına karışmak, insanlarla iletişime geçmek, birilerini izlemek, gözetlemek, davranışlarını kaydetmek insanı anlamanın ve ona yaklaşmanın yegane yoludur. İnsanı anlatan bir araç olarak sinema bu bağlamda mimarlık ve toplum bilimlerinin ortaklaştığı bir arayüzdür. İki tarafın birbirine olan aktarımını güçlendiren, aradaki akışı hızlandıran bir süreçtir.

Sinemayı çözüm araştırmasında söz sahibi yapan etkenlerin başında onun hem mimarlığın dilinden -hareketten, görsellikten, ardışık süreçlerden- konuşuyor olması, hem de toplum bilimlerinin analitik felsefesini insan özelinde tartışmaya açabiliyor olması gelir. Bilhassa belgesel filmler sinema alanında söz konusu durumu en iyi biçimde tartışan ürünlerdir, nitekim belgeleme, anlama ve anlamlandırmaya yönelik doğasıyla problemin tespiti, bileşenlerinin tanımlanması gibi alanlarda ufuk açıcı olabilmektedirler.

Sinemada insan ölçeği ve davranış. Jacques Tati, Mon Oncle[1]
Sinemada insan ölçeği ve davranış. Jacques Tati, Mon Oncle[1]
 Söz konusu mimarlık problemleri -insanın varlığını kavrayamama veyahut ölçeği kaçırma- günümüzün mimar odaklı sorunlarındandır. Sinema, problemin çözümünde insan ölçeğini yeniden gündeme getirme bağlamında olanaklı bir araç olarak görülmekte, yitirilen bağları yeniden kurmada etkili olabileceği düşünülmektedir. Özne olarak mimar, çizdiği her çizginin birilerinin hayatına dokunan yanını hesaba katmalıdır [2].KAYNAKÇA:

[1] http://static.messynessychic.com/wp-content/uploads/2014/06/mon-oncle-house.jpg Jacques Tati, Mon Oncle. Erişim Tarihi: 30.09.2017

[2] Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri, Ders Notları. Aysim Türkmen’in “Sinema, Tasarım ve Mimarlık” konulu seminerinden alıntıdır.
Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında 25 Eylül 2017 tarihinde Aysim Türkmen tarafından “Sinema, Tasarım ve Mimarlık” ismiyle verilen seminerin çağrışımlarına dayanılarak üretilmiştir.

Global ölçekte kültürel süreklilik ve mimarlık

Süreklilik kavramı, mimarlık bağlamında çok tartışılan bir kavramdır. Özellikle kültür ve mimarlık ilişkisine, süreklilik penceresinden bakmak bu tartışmayı daha özele indirger. Kültür, aslında sürekliliğin bir yansımasıdır. Kendi içinde süreklidir. Medeniyetleri biçimlendiren nöronlar, kültürün yapı taşlarını oluşturur(1). Kültür ve mimarlık, günümüzde küreselleşen dünyada yavaş yavaş ilişkisini kaybeden bir boyut halini alıyor. Geçmişteki mimari çabaların o yerle olan kurduğu ilişkileri şimdi de gösterebilmek, kültürel bir süreklilik çabası olarak ele alınabilir(2). Gelişen teknoloji, yapı ve yapım yöntemleri mekanın niteliğini, bulunduğu konumu, kısacası etkileneceği kültürü adeta önemsizleştiriyor. Hong Kong’da bulunan bir gökdelen ile Frankfurt’ta bulunan bir gökdelen aynı karakteristik özelliklere sahip olabiliyor. Bu durumda kültürel sürekliliğin mimarlıktaki yansıma ortamı bir şekilde yok oluyor denilebilir.Yeni belge 2017-10-05 14.48.59_1Beşiktaş İskelesi: Kültürel Süreksizlik endişesi taşıyanlar, hemen daima tarihselciliğe başvururlar. (Rüya,İnşa,İtiraz, Uğur Tanyeli, syf.28)

Küresel dünyada modernleşen toplumlar kendi kültürel birikimine ne kadar uzaklaşıyorsa, Türkiye’de o kadar uzaklaşıyor ve kopuyor(3). En basitinden son yıllarda dillerden düşmeyen Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Mimarisinin esin kaynağı olarak anılması bu süreklilik mevzusundan kültürel anlamda kopmama çabasının kolay bir çözümü olarak göze çarpmaktadır. Bu kopuşa getirilen çözüm önerileri tartışıladursun, mevcut durumda ister istemez kültürel sürekliliğin farkında olunmadan sağlandığından da bahsedebiliriz. Mesela İsviçre Baden’deki yeni yapılan apartmanların planlarıyla, Türkiye Bakırköy’de yapılan apartmanın planları aynı olmaz. Sebep olarak kültürel yansımaların etkisi kaçınılmaz. Bu durumda beğensek de beğenmesek de Türk apartmanları diye nitelendirebileceğimiz bir kültürel süreklilik unsurunun varlığından söz edebiliriz.

Anahtar Kelimeler:  Kültür, Süreklilik

KAYNAKÇA:

(1)’Tasarım Süreci ve Etkileşimleri’ semineri, MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi, Doç. Dr. Nurbin Paker, 18.09.17

 (2)’Yaşasın Mimari’ belgeseli, Bölüm 7: Yerellik Yenilik Yersizlik. Mimar Oktay Ekinci Röportajı

(3)Tanyeli, U. (2013). Rüya, İnşa, İtiraz, Mimari Eleştiri Metinleri Boyut Yayıncılık: İstanbul

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 02 Ekim 2017 tarihinde Oğuz Öztuzcu tarafından “Bilim,Tasarım,Sanat” ismiyle verilen seminerin çağrışımlarına dayanılarak, ‘Kültürel Süreklilik’ üzerine kurgulanmıştır.

Kent içindeki ‘çeper’: Site

Çekin lan duvarı, teli, insan gibi yaşayın…

-Duvar Yazısı, Çekmeköy, İstanbul

Kentsel izolasyon denildiğinde aklımıza ilk gelen şey nedir? Kent içindeki binaların, mahallelerin, yaşamların  birbirinden izole olma durumu mudur? İzolasyon farklı durum veya hallerdeki birden fazla etmenin birbirinden kesin çizgilerle, birbirlerine müdahale edemeyecek şekilde etkileşimsiz bir ortam yaratma durumudur. Kentsel anlamda ise bu sosyolojik, ekonomik ve kültürel olarak görülebilir ve irdelenebilir. İstanbul gibi Türkiye’nin metropol şehirlerinde kentsel izolasyon örnekleri tüm bu alanlarda rahatlıkla gözlenebilir. Bu izolasyon sürecinin kent dokusuna ve mimarisine etkileri kaçınılmazdır.

İstanbul, son yıllarda gözle görülür değişimlere uğrayan ve hala uğramakta olan bir kent. Kent içerisindeki site kavramı, yüksek gelire sahip insanlara, sosyal gerçekleşmenin tüm dışsal simgelerine ve çekici unsurlarına gönderme yapan ‘korunaklı’ bir yaşam vaat ediyor: ‘şık’ olarak görülen spor aktiviteleri, aynı araba modeli, çocuklar için aynı okullar, tüketilen aynı ürünler…(1) Özellikle gelişmekte olan mahallelerde site tipolojilerinin arttığı ve aynı mahalledeki gecekondularla sosyolojik çatışmalara zemin oluşturduğu bir gerçek. Bu sosyolojik çatışma, kentsel izolasyon kavramını ispatlıyor. ‘Çekmeköy Underground’ filmi bunu en iyi yansıtan filmlerin başında geliyor. Filmin senaryosu yukarıdaki duvar yazısından esinlenerek ortaya çıkmış. Aynı zamanda filmin ‘Harabın Öyküsü’ şarkısının dizeleri de manidar nitelikte:

“Ölüm olsa ucunda da hayat dedik oynadık/Rol verildi sürekli, hiç kimse sormadı/Betondan dünyalar, çamurdan yürekler/zaten hayal olduk daha da sormayın…”

Filmdeki karakterlerin, hayata bakış biçimleri ve davranışları yaşadıkları mahalle içerisindeki gecekondu ve site ilişkisinin sosyolojik bir yansıması. Filmde gösterildiği üzere sitelerin korunaklı duvarlarla örülmesi adeta ‘site dışı ortamı kriminalize etme’ olgusuna dönüşüyor. Filmdeki karakterlerin yönelimleri bu olgunun yarattığı baskıyı rasyonel biçimde yansıtıyor. Peki mimari anlamda ‘korunaklı duvar’ veya bir sınırın bu denli bir sosyolojik sonuca sebep olması, mimarlık ve sosyoloji ilişkisinin ne denli önem arzettiğini vurgulamasına rağmen, kentsel ölçekte bu izolasyonlar daha ne kadar devam edecek?

Anahtar Kelimeler:  İzolasyon, Kriminal, Çeper

KAYNAKÇA:

(1)Perouse, J. (2011). İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri, İletişim Yayıncılık: İstanbul

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 25 Eylül 2017 tarihinde Aysim Türkmen tarafından “Sinema, tasarım, mimarlık” ismiyle verilen seminerin çağrışımlarına dayanılarak, ‘kentsel izolasyon’ üzerine kurgulanmıştır.

Tasarımda yaratıcılık, Yaratıcı Tasarım.

Varlığımızı yaratarak ifade ederiz. Yaratıcılık oluşun zorunlu bir devamıdır.

-Rollo May

Gündelik hayatta her attığımız adım veya içinde yaşadığımız düzen içerisindeki hareketlerimiz aslında beynimizdeki planlamaların dışavurumu olarak görülebilir. Bir yemek tarifine uyarak yemek yaparken yemeğin içerisine tarif dışı bir malzeme katma eğilimi de aslında bu dışavurumun bir başka versiyonu. Bu dışavurum yaratıcı içgüdüsünün bir yansıması olarak görülebilir. Yaratıcılık insanoğlunun dünyada varoluşundan beri, dünyayı etkileyen ve geliştiren en önemli unsur olmuştur. Lakin bu unsurun eylem haline dönüşmesi hiç kolay olmaz, aksine bir çaba gerektirir. May’e göre yaratıcılık zordur ve çok cesaret gerektirir(1). Buradaki cesaretten maksat erdem ve değerlerin altında yatan ve onlara gerçeklik  kazandıran temeldir.Ekran Resmi 2017-10-04 19.46.05de Chirico, The Anxious Journey, 1913.

Yaratıcılık eylemi veya yaratıcı olmak için bir karşılaşma gereklidir, bu karşılaşma bir iletişim ortamıdır. Bu karşılaşma ortamının yoğunlaşma derecesi tasarım fikrinin olgunlaşmasına doğrudan pürüzsüz etki eder, bilinç artışıyla bu olgunlaşma evresini besler. Tasarım fikrinin oluşmasındaki yaratıcılık payı sadece bu ‘karşılaşma’ unsuruyla sınırlı kalmaz, yaratıcılığın aşması gereken bir takım zihinsel bloklar da mevcuttur. Bu bloklar algısal, kültürel, ifadesel olduğu gibi entelektüel ve duygusal da olabilir(2). Aslında Adams’ın belirttiği duygusal bloktaki risk alma unsuru, May’in yaratıcılıktaki cesaret unsuru ile farklı kulvarlarda olsa dahi örtüşebilir. Tabi biri bir engeli veya eşiği simgelerken diğeri gereksinim olarak ele alınmaktadır. Her durumda yaratıcı tasarımın ortaya çıkmasında zihinsel bloklar ve karşılaşma ortamının yoğunlaşma derecesi tasarımda yaratıcılığın önemini vurgulayan olgulardır. Organik bir sonuç olarak, tasarım fikrinin yaratıcılığın bir ürünü veya beslediği bir öge olarak ele alınması kaçınılmazdır.

Anahtar Kelimeler:  Yaratıcılık, Tasarım, Karşılaşma, Yoğunlaşma

KAYNAKÇA:

(1)May, R. (2003). Yaratma Cesareti, Metis Yayınları: İstanbul

(2)Adams, J. (2001). Conceptual Blockbusting: a guide to better ideas, Basic Books: New York

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 18 Eylül 2017 tarihinde Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından “Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri” ismiyle verilen seminerin çağrışımlarına dayanılarak, ‘tasarım ve yaratıcılık’ ilişkilendirmesi üzerine kurgulanmıştır.