Yerçekimsiz Ortamda Farklılaşan Mekan Kavrayışı

ÖZET

Mekan algısı öznenin özellikleri ve eylemleri, algısal faktörler ve süreçler, mekanın gereksinimleri ve bu gereksinimleri karşılayan elemanlar, çevresel uyarıcının içeriği gibi birçok parametreye bağlıdır. Bu parametrelerin değişimi sonucu edinilen farklı mekan deneyimleri ile öznenin mekan kavrayışı da değişir ve genişler. Mekana dair bazı parametrelerin değişimi, normal şartlar altında¹ (NŞA) bir tasarım gerektirmeye devam ederken; -yerçekimi değerlerinin değişimi gibi- olağanüstü koşullar yaratabilecek etkenler, farklı bir kavrayış geliştirmemizi gerektirir. Bu yeni kavrayış ile NŞA’da bazı farkındalıklar ya da mekana dair farklı bakış açıları geliştirmek mümkün olabilir. Çalışma, “Yerçekimsiz ortam mekana ve mekan kavrayışımıza dair ne gibi değişimler meydana getir” sorusuna cevap arar; düşeyde olma durumunu, zemin-duvar ilişkisini ve tanımlarını yerçekimsiz koşul ile tekrar ele alarak, tasarıma dair bakış açımızı genişletmeyi, mekan algımızı sorgulamaya açmayı amaçlar; içinde bulunduğumuz dünyaya dair normal koşulları nasıl algıladığımıza ve bu koşular ile tasarımlarımızı ve mimari bakış açımızı ne kadar bütünleştirdiğimize odaklanır.

Anahtar Kelimeler: mekan algısı, algısal deneyim, yerçekimsiz ortam, düşeyde olma

 

İnsan, özne-çevre etkileşimi sonucu çeşitli duyularla ve farklı süreçlerin oluşturduğu duygularla mekanı algılar ve zihinsel olarak mekanı kavrar. Öznenin mekanı kavrayışında ışık, ses, koku, doku, renk, ısı, ağırlık (yerçekimi) gibi çevresel etkenler rol alır. Bu etkenlerdeki farklılaşmalarla ortaya çıkan yeni gereksinimler yapıyı, yapının kurgusunu ve / veya öznenin yaşayışını değiştirmektedir. İnsan fizyolojisi ve psikolojisinin ihtiyaç duyduğu dünya koşullarından farklı ortamlar değişen mekansal ihtiyaçları, farklı tasarım metotlarını, yeni bir kullanıcı-çevre ilişkisini beraberinde getirir. Yerçekimsiz ya da farklı yerçekimli koşullara insanın fizyolojik olarak uyum sağlayabilme sorununun yanısıra bu koşullar fiziksel ve davranışsal olarak kullanıcı ile mekanın tekrar tanışmasını, kullanıcı-çevre ilişkisinin tekrar ele alınmasını gerektirecek durumlar barındırır. Dünya şartlarında mimarlık, yerçekimi ile bağlantılı olarak oluşturulur. Yerçekimsiz ortamla dünyadaki normal şartların güvenilir kollarından ayrılmak mekana dair duyusal bilginin farklı değerlendirilmesi ve arkitektonik elemanların tanımının yeniden yapılması gereksinimini doğurur, yataylık-düşeylik dahil bir çok kavramı ele alışımızı değiştirir. Mekanın tasarımını ve kullanımını dünya şartlarına göre ters yüz eden yerçekimsiz ortamlar bedenin hareketlerini kısıtlar ve/veya karmaşık hale getirir; öznenin düşeyde olma durumunu, yönleri, üst alt kavramlarını, zemin-duvar tanımlarını, durmak ve bir noktadan diğerine ulaşmak için gereken hareketlerini yeniden ele almayı gerektirir. Yerçekimsiz ortamda insanın yatmak, oturmak gibi diğer eylemleri dünya koşullarındaki gibi tanımlaması mümkün değildir; bu farklı durumda farklı yatma ve farklı oturma gibi eylemler söz konusudur. Ayrıca insan fizyolojisinin bu yeni duruma uyum sağlayabilmesi ve kendini (sağlığını) koruyabilmesi için yeni zorunluluklar ortaya çıkmıştır.

Dünyada her an karşılaştığımız bir güç olan yerçekimine karşı davranışlarımız farkına vardığımız ya da varmadığımız bir rutin halindedir. Yerçekimi etkisini arkitektonik elemanların tanımlarından çıkartmak bazı tanımlamaları değiştirirken bazılarını olanaksız kılar. “Zeminin ve düşeyliğin karmaşık vektörler ve hareketler altında yeniden kavramsallaştırılması, (…) yapılara ‘basit düşeylik anlayışının’ ötesinde zengin olanaklar sunacaktır” (Lynn, 2006). Boşlukta serbestçe yüzdüğümüz, vücudun tek bir hareketi ile üstün yan, yanın üst olduğu bir ortamda “düşey” terimini ve “düşeyde olma” durumunu tanımlamak karmaşıklaşır (Şekil 01). Bu terimin yerçekimsiz ortamda tanımı imkansızlaşabileceğini savunmak da, insan vücudundan yola çıkıp yeni bir tanım yapmak da mümkündür. Yeni tanımda insanın başından ayağına kadar algılayabileceği düşeylik mekandan bağımsızlaşır ve her harekette vücudun mekana göre konumu ile yeniden tanımlanır. Yerçekiminin olmayışı “yukarı” “aşağı” algılarını değiştirmesi ile “düşey” dünyadaki anlamını yitirmiş olur. Bu nedenle yukarıdaki bir birime veya aşağıdaki bir kata ulaşma ve bu ulaşım için gerekli merdiven, asansör gibi mimari elemanlara ihtiyaç duyulmaz (Şekil 02). Düşeyde olma durumundaki değişiklik yerçekimsiz ortamı çevreleyen düzlemlerin tanımlarını da onlara olan algıyı da etkiler. Bu durumda duvar, zemin, çatı birbirinden farklı olan anlamlarını yitirir ve aynılaşır. Mekan Kiesler’in “Sonsuz Ev”i haline gelir. Sürekliliği sağlamak için döşemenin duvara, duvarın döşemeye devam ettiği (Boucher 2017) Kiesler’in 1950’li yıllarda tasarladığı “Sonsuz Ev”inde (Şekil 03) sorgulanan ve içe içe geçmeye çalışan arkitektonik elemanlar vücudun duruşuna göre sürekli yeniden tanımlanmak durumundadır. Yerçekimsiz ortamda vücudun yön değiştirmesi ile zemin duvar işlevleri yer değiştirebilir. Bir başka değiş ile zemin ve duvarın artık olmadığı da iddia edilebilir ya da her yer zemin veya her yer duvar olarak da tanımlanabilir. Arkitektonik elemanların sorgulandığı diğer bir proje, Avusturya tabanlı Alleswirdgut mimarlık ofisinin 2001 yılında yenilikçi konut sergisi için tasarladığı turnOn (Şekil 04) adlı modüler yaşam alanı projesidir. Farklı işlevli benzer modüller ve bunların kombinasyonlarından oluşan proje tekerleğe benzer yapıya sahiptir. Dönme özelliği ile yerçekimsiz ortamdaki gibi zemin, tavan ve duvar arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır (Randl, 2008).

dusey01
Şekil 01: Yerçekimsiz ortamda farklılaşan düşeyde olma durumu.

 

kiesler-endless
Şekil 03: Endless House modelinin iç mekan görünüşleri, The Museum of Modern Art, New York, 1960 (Url-1).

 

İnsanın mekanı kavramasında önemli etkenlerden biri olan hareketin iki önemli unsuru olarak beden ve mekan söylenebilir. Serhat Kut (2013)’un aktarımıyla Merleau-Ponty’e göre “(…) mekan, farklı katman ve boyutlardan oluşmakta ve bu boyut ve katmanlar, mekanda hareket eden bedenlerde belirli değişimlere yol açmaktadır”. Yerçekimsiz ortam vücudun sabit duruşunu değiştirir. Bir yere ulaşmak veya dengede durmak için “normal”den farklı vücut hareketlerine ihtiyaç duyulur ve “yürümek” eylemi “süzülmek” eylemine dönüşür (Şekil 05). Tuğçe Ulugün Tuna’nın 2002’de İstanbul Güncel Sanat Merkezi Proje 4L’de gerçekleştirdiği “Vertigo” (Şekil 06) isimli çalışması, mekanın bu anlamda yeniden tanımlanması üzerinedir. Hareketin farklı zeminlerdeki uyumunu / uyumsuzluğunu ve değişimini yansıtan çalışmada duvarı tavana, tavanı duvara çeviren, birbirine ipler ve emniyet kemerleriyle bağlı, aynı anda iki farklı yüzeyde dans eden bedenler, izleyicinin algısı ve mekanın boyutlarıyla oynarlar (Balaban, 2009). Yerçekimsiz ortamda vücudun bulunduğu pozisyonlar da değişir. Le Corbusier’in “Modulor”undaki ve Neufert’in Yapı Tasarımı (Architects’ Data)’ndaki ölçüler ve oranlar “normal şartlar altında”ki (NŞA) mimarlık için belirlenmiştir. Dolayısıyla yerçekimsiz ortamlar için yeni antropometrik boyutlar oluşturulmalıdır (Şekil 07-08). Ayrıca bu koşullarda insan oturmak, yatmak gibi ağırlığa – yani yerçekimine – ihtiyaç duyan eylemleri gerçekleştirebilmek için yeni yöntemlere başvurur. Uzay istasyonlarında dik konumda duran yataklar ve bu yatakların – uyuma esnasında boşlukta hareket etmesini önlemek amacıyla- istasyon duvarına sabitlenmesi bu yöntemlerdendir (Şekil 09-10-11). Çünkü bu yeni koşulda nesne artık durağan değildir ve öznenin kontrolünden çıkma eğilimindedir. Mekandaki özneler gibi nesneler de süzülürler / yüzerler. Yönü belirlenip ilk hareketi kazandırılan nesne o yöne doğru süzülerek ilerler. Boşlukta yüzen, ilk hareketini kazanmış nesneler bunu diğer nesnelere de aktarmaya hazırdır ve bu karmaşıklığa sebep olabilir. Yerçekimsiz mekanda nesneler tarafından oluşabilecek kaosu önlemek için hareketlerini kısıtlamak ya da sabitlemek, yani nesnelere hükmetmek gerekir.

 

yurumeksuzulmek
Şekil 05: “Yürümek” eyleminin yerçekimsiz ortamda “süzülmek” eylemine dönüşmesi

 

yercekimi yemek
Şekil 07: Yemek masası & oturma elemanı ölçüleri (Neufert, 1936).  Şekil 08: Yerçekimsiz ortamda masa & oturma elemanı ile kullanıcı ilişkisi
sekil9-10
Şekil 09: Japonya Havacılık ve Uzay Araştırmaları Ajansı (JAXA)’ndan Koichi Wakata uyku istasyonunda uyku tulumunda(Url-4) Şekil 10: Rus kozmonot Alexander Skvortsov mürettebat odasındaki bölmesinde(Url-5)
yercekimi uyuma02
Şekil 11: Yerçekimsiz ortamda yatma eylemi

Çalışmada yerçekimsiz ortamın mekanda meydana getirdiği değişim ile mekan kavrayışımızı farklılaştırması sorgulanmıştır. “Mimarlığa mutlaklığı ile katılan yerçekimi kuvveti modelinden, uzamdaki kütlelerle daimi ve bütünleyici yerçekimi kurgusuna geçiş, tarafsız ve zamansız mutlak mekan anlayışından, sürekli dinamik bir mekana geçişi sağlayacaktır. Eğer mimarlık yerçekiminin bu çok karmaşık yapısını kavrayabilirse, onun tasarım teknolojileri aynı zamanda zaman ve hareket faktörlerini de içermeye başlayacaktır” (Lynn, 2006). Yerçekimsiz koşullar gibi dünyadan farklı koşullar barındıran ortamlar üzerine düşünmek tasarıma olan bakış açımızı genişletecek, mekan algımızı tekrar sorgulamaya açacaktır; olağanüstü durumda mekan algımızı ve kurgumuzu sorgulayarak dünyada Normal Şartlar Altında tasarım yaptığımızın -tekrar- farkına varmamızı sağlayacaktır.

 

¹Kimya deneyleri için belirli koşulları işaret eden “normal şartlar altında” terimi mimaride insanın fizyolojik ve psikolojik gereksinimleri için aşırı ya da eksik koşulları barındırmayan, yaşamını sürdürebilmek için ihtiyaçlarını karşılayabilecek, sıra dışı olmayan durumları ifade ettiğini söyleyebiliriz.

 

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında dönem çalışması olarak üretilmiştir. 

 

KAYNAKÇA

Advertisements

Yaratıcılık Kime Özgüdür?

Anahtar Kelimeler: yaratıcılık, zeka, yaratıcı kişi, yeni fikir üretimi

Yaratıcı kişi; diğer insanlardan farklı olan, esnek çalışma saatlerine ihtiyaç duyan, gece çalışmayı seven, serbestlik ve ‘özgürlük’ isteyen, genellikle dağınık ve düzensiz ve benzeri özelliklere sahip kişi midir?

Zeka; insanın düşünme, akıl yürütme, algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yetenekleri’dir¹. Tek bir algılama, düşünme yolu olmadığı gibi, zekanın da tek bir çeşit olduğu söylenemez. Duyularımız sayesinde görsel, sesli vb. yollarla algıladığımız dünyayı, yine bu yollar aracılığı ile düşünürüz. Yaşadığımız dünya, üretip şekillendirdiğimiz ve algıladığımız; fiziksel ve zihinsel olarak yaratığımız; anlamlandırdığımız dünya/dünyalardır. İnsan sahip olduğu, edindiği ve şekillendirdiği düşünce ve inanç yapısı ile içinde bulunduğu yaşamı yaratır. Yaratıcılık, insan zekasının bir yetisidir. Yani yaratıcılık her insanın sahip olduğu bir özelliktir. Yeni ve farklı bir düşünce yaratmak bir düşünce akışı gerektirir. Bireyin yaratıcı düşünceyi açığa çıkarması anlık ve bağımsız olmayı değil, bir süreci ve farklı fikirlerin etkileşimini içerir. Steven Johnson (2010) yeni bir fikri tanımlarken beynin içinde birbirleriyle senkronize ateşlenen yeni bir sinir ağı; daha önce ortaya çıkmamış yeni bir dizilim olduğunu söyler. Karşılaştığımız ve bize bir şey öğretmiş insanlardan aldığımız fikirleri birbirine ekleyip, yeniden şekil vererek yeni bir şey yarattığımızdan bahseder. Yeni fikir üretimi başlangıçta soru sormak veya problem bulmak ile başlar; sorunun cevabına duyulan merak ve problemin çözülmesi ihtiyacı ile devam eder. Öncesinden bağımsız bir “Eureka!” anı ile değil, kuluçka dönemi ardından ortaya çıkar. Fikrin ortaya çıktığı bir an olsa da, yeni bir fikir sürecin sonucudur. Edinilen farklı fikirlerin bir araya gelmesini, etkileşimini, hatta çarpışmasını içerir. Yaratıcılık bazı insanlara özgü bir yetenek değil, her insanın sahip olduğu ve geliştirebileceği, yeni bir şey ortaya çıkarma, yapma durumudur. Fikirleri ve ileriyi görme güçleriyle, tarihin akışını değiştiren insanlar vardır. Ancak tüm bunlardan, yaratıcı insanların ayrı bir “tür” olduğu ve insanların çoğunluğunun da bundan yoksun olduğu anlamı çıkmaz (Robinson, 2001).

Bir anda aklına gelen bir fikir, yaşanan bir aydınlanma, bir kırılma anının varlığı inkar edilemese de; yaratıcı düşüncenin ortaya çıkışının o andan ibaret olduğu da varsayılamaz. “Buldum!” anı düşünce ve bilgi yatırımının sonucudur; ve bu yatırımı yapabilmek bazı insanlara tanınmış bir ayrıcalık değildir; herkese özgüdür.

¹TDK

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 18 Eylül 2017 tarihinde Nurbin Paker’in seminerinden yola çıkılarak kurgulanmıştır.

 

KAYNAKÇA

  • Johnson, S. (2010). “Where good ideas come from”, TEDGlobal 2010. <https://www.ted.com/talks/steven_johnson_where_good_ideas_ come_from/transcript#t-669726>erişim tarih: 30.12.2017
  • Robinson, K. (2001). Yaratıcılık, Aklın Sınırlarını Aşmak. çev. N. Geyran Koldaş. Kitap Yayınevi, İstanbul.

Öznenin ve Dönüşüme Devam Eden Mekanın Duygusal Etkileşimi Üzerine

Anahtar Kelimeler: mekanın hafızası, özne-zaman-mekan ilişkisi, dönüşüm, koruma

Kişi ölçeğinde veya kişilerin, tarihin, kültürün oluşturduğu toplum ölçeğinde mekan; kimliğin, kültürün, deneyimin, bilginin, anıların, oluşturulmasının bir parçasıdır. Kişi ve mekan öğeleri birbirleri ile etkileşim halindedir. Bu ilişkinin/ilişkilerin, öğeleri karşılıklı beslediğini varsayarak, mekanın üretilmesinde ve üretilen mekanın hafızaya sahip bir mekana dönüşmesinde kişi, toplum ve bunların edindiği kimlik, kültür, deneyim, bilgi ve anıların etkili olduğu söylenebilir. Diğer bir değişle mekan, sadece duyusal olarak algılanan form değildir. Kişinin önceki edinimleri ve mekanın yansıttıkları ile birlikte duygusal olarak algılanıp kişinin zihninde yer eder. Renk, ışık, doku, ses, koku gibi fiziksel verilerin yanısıra mekanın üretiminden özne ile buluşmasına kadar geçen sürecin mekanda izlerini okuyabilmek mekanın algılayana duygusal olarak yansıttıklarının bir parçasıdır. Buradaki “özne”sadece mekanın kullanıcısını değil, izleyicisini de nitelendirebilir. Mekan, sahip olduğu sürecin izlerini taşıması, yani sahip olduğu yaşanmışlık ve o yaşanmışlık ile varlığını sürdürmesi, sadece sürekli etkileşimde olduğu öznenin değil aynı zamanda izleyicinin veya kısa süreli kullanıcıların da gözlemleyebildiği ve duygusal olarak hissedebildiği bir etki yarattığını varsayabiliriz.

Bir kitleyi etkileyen ve bir tarihsel süreci simgeleyen duyguların atfedildiği anıtsal yapıların hafızaya sahip olmasının ya da öznede hafızaya sahip olduğunu hissettirmesinin yanısıra öznenin edinilmiş duyguları ve özlemleri ile bütünleştirdiği, gündelik yaşamlarının bir parçası haline gelebilecek, geçirdiği sürecin ipuçlarını vererek öznede çeşitli duyguların uyanmasını sağlayabilecek mekanlar da geçirdiği süreçlere dair birikimleri ile hafızaya sahiptirler. Yaşanmışlığın / deneyimlenmenin birikimine sahip olan mekanın hafızası, mekanın kullanıcıları ve zaman tarafından beslenmeye ve dönüşmeye devam eder. Kırtasiye, bakkal, market, eczane, lokanta, mağaza, tamirci dükkanı… gibi günlük hayatın parçası olabilen bu mekanlar ve kullanıcıların buradaki deneyimleri “geçen zaman” etkeniyle beraber mekanı kullanan ya da izleyen kişide bir duygu birikimi sağlar. Bu birikim ve birikimin mekandaki izleri kullanıcı ya da izleyici olan öznenin zihninde mekanı duygusal olarak şekillendiren bir unsurdur. Mekanın hafızasının öznede yarattığı etkinin; öznenin fiziksel olarak mekanda geçirdiği zamanla, bilincinde mekana dair bir üretimle ve mekandaki diğer özneler ve bunların oluşturduğu yeni yaşanmışlıklarla katmanlaşan devingen bir yapıya sahip olduğu söylenebilir.

Önceden öğrenilmiş ortak ve kişisel edinimlerin ve mekanın fiziksel olarak algılanmasının yanısıra, mekanın ve kullanıcısının mekanın hafızasına dair sunduğu ipuçları oranında “mekanın ruhu” kişinin bilincinde oluşur. Bu yüzden özne-mekan ilişkisinde ortaya çıkan bu duyguların, kişiden kişiye farklılıklar barındırabilmesi gibi, özellikle aynı kültürdeki kişiler için ortaklıklara da sahip olması beklenir. Yani bu mekanlar toplumdaki ortak belleğin oluşmasında rol oynarlar. Hem kişisel hem de toplumsal belleğin oluşumunda etkili olan bu mekanların değişime uğramaları ya da sadece birer anı olarak kalmaları bize ne düşündürmelidir? Zaten sabit bir varoluş içerisinde olmayan mekanın, dönüşümüne devam etmesi olağan değil midir? Doğal bir süreç olarak karşılanan dönüşüm, mekan için ne zaman sorunlu bir hal alır / sorunlu bir hal alır mı?

Toplumda ortak bir belleğin var olmasının önemi ve bu varoluşun mekanla sağlanabileceği yadsınamaz.Bununla birlikte mekanın bir dönüşüm içerisinde var olabileceği ve yine bir dönüşüm içerisinde korunmaya devam edebileceği söz konusudur. Bilindiği üzere korunmaya değer olma sadece anıtsal yapılar için geçerli değildir; Belirli bir dönemi, anlayışı, olayı, kişiyi, ideolojiyi, sanatsal yaklaşımı, toplumsallığı temsil eden ve/veya çağrıştıran ve/veya belgeleyen her yapı korunmaya değerdir (Tanyeli, 2016). (Mekanın hangi durumlarda korunmayı hak edeceği; korumanın nasıl olması gerektiği soruları bu konudaki diğer tartışma başlıklardır.) Kimliğini devam ettiremeyecek olmasına rağmen ortak belleğin, değerlerin sürekliliği için mekanın ve/veya mekanın izlerinin korunması gerekebilir. Bunun ile birlikte bu “koruma” da mekanın dönüşüm sürecinin bir devamı olduğu söylenebilir. Çünkü yaşamın bir dönüşüm olduğunu varsayarsak mekanın da öznenin de yaşamının sabitliğini sağlamanın mümkün olmadığı yargısına ulaşılabilir. Yine de yaşamın gerektirdiği devingenlik ile ortak hafızaya sahip bu mekanların işlevlerinin tamamen değişmesi ya da yitirilmesi sonucu fiziksel varlığını kaybederek ortak anıya/anılara dönüşmesi de olağan dışı bir durum değildir. Toplumdaki değişimin yansımalarını da bu mekanlarda görmek mümkündür. Geçen zaman ile birlikte toplumun ve mekanın dönüşümü de kaçınılmazdır.


Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 25 Eylül 2017 tarihinde Aysim Türkmen’in seminerinden yola çıkılarak kurgulanmıştır.

 

KAYNAKÇA

  • Alangoya, K. A.(2015). “Genius Loci” Kavramı ve Mimarlık Eğitiminde Doğal ve Yapılı Çevre İlişkisi. Mimarlık Dergisi Sayı: 385.
  • Ekman, M. (2009). The Memories of Space: An Architect reading Aleida and Jan Assmann’s model of cultural memory in connection withthe National Gallery in Oslo. ADGD Conference, Nottingham Trent University, Nottingham.
  • Hisarlıgil, B. B. (2008). Martin Heidegger’de “Mekan” Düşüncesi: Hermeneutik-Fenomenolojik Bir Yaklaşım. Erciyes Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, Kayseri.
  • Kurtar, S. (2015). Mekânı YaĢamak: Lefebvre ve Mekânın Diyalektik Oluşumu.
  • Solak, S. G.(2017). Mekan-Kimlik Etkileşimi: Kavramsal ve Kuramsal Bir Bakış.
    MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 6 Sayı: 1.
  • Tanyeli, U. (2016). Bugünün Dünyasında Kutsallaştırmaya Değil, Olağanlaştırmaya İhtiyacımız Var.Raportör: Heval Zeliha Yuksel <http://www.arkitera.com/soylesi/907/ugur-tanyeli-ile- soylesi> erişim tarihi:29.11.2017

Yaratıcılık – Sınır/Sınırlama İlişkisi Üzerine

Anahtar Kelimeler: yaratıcılık, birey-çevre etkileşimi, sınır

Yaratıcılık kavramı farklı ya da aynı disiplinler tarafından farklı açılardan ele alınan kapsamlı bir olgudur. Yazıda yaratıcılık / yaratma yeteneği zihinsel bir süreç ve bu sürecin dışa vurumu olarak ele alınacaktır. Bu dışa vurum onu üreten -kişiyi birey yapan tüm edinimleri ile birlikte- bireye, üretilen ortama, üretim sürecine ve ürüne ve bunların birbirleri ile etkileşimine bağlı olarak şekillenir. Yaratıcılığın insanın özünden gelen bir olgu olduğu varsayılsa bile, bireyin çevresi ile etkileşimleri sonucu kazandığı edinimlerin önceden sahip olduğu nitelikleri dönüşüme uğrattığının ya da yeni nitelikler oluşturduğunun kabulüyle, birey-çevre etkileşiminin bu yaratıcılık olgusunu da süreç içerisinde dönüşüme uğrattığı ya da ortaya çıkardığı söylenebilir.

Birey-çevre karşılıklı etkileşimi, sınırlar barındırır. Sınırlar ilişkileri zaman-mekan olguları ile tanımlar ya da yeni ilişkilerin oluşumunu sağlar. Ögelerin birbirleri ile temaslarından doğan aradalığı, melezliği içerir. Durağan, değişmez bir yapı yerine farklılıkların etkileşimleri ile değişen hatta gelişen bir halde oldukları söylenebilir. Yaratıcı düşüncenin temelini oluşturan bilincin kendisi sınırların farkına varılmasından doğup çıkar (May, 1975). Öyleyse, sınırlar/sınırlamalar bilincin ürettiği yaratıcı düşünceyi engelleyen olgular mıdır; yoksa yaratıcılığa dair yeni tanımlamalar mı açığa çıkarırlar?

Sınırlar yaratıcılığı nasıl etkiler? Alışkanlıklar, tecrübe, eğitim, mükemmeliyetçilik, korku, toplumsal değerler, ideolojiler, inançlar, fizyolojik engeller… sürecin parçası olarak bilinçli seçtiğimiz ya da önümüze konulan sınırlar… Sanatçı Phil Hansen 2013 yılındaki TED Konferanslarında el titremesi rahatsızlığının noktacılık (puantilizm) çizimlerini yapmasına engel olduğunu hatta ilerleyerek sanat okulunu, ardından da sanatı bırakmasına sebep olduğunu anlatır. Hansen gittiği nöroloğun “Neden titremeyi kabullenmiyorsun?” demesi ile sanata olan kısıtlı yaklaşımının sanatsal ufkunu tamamen değiştiren bir yaratıcılık yaklaşımına ulaştığını söyler (URL-1). Aynı paralellikte, Rollo May Yaratma Cesareti kitabında, insan hayatında sınırların sadece önlenemez değil, aynı zamanda değerli olduğunu, yaratıcılığın kendisinin sınırlar gerektirdiğini; çünkü yaratıcı edimin insanı sınırlayan şeyle birlikte ve ona karşı ortaya çıktığını ifade eder (May, 1975).

Bireyin bilinci ve çevre etkileşimi ile açığa çıkan, bireyle birlikte dönüşüme uğramaya devam eden yaratıcılık ve içinde bulunduğu/karşılaştığı sınırlarla/sınırlamalarla gerilimli bir durum yaratır. Sınırlarla olan çatışma ya da anlaşma yaratıcı düşünceyi oluşturabilir ve bireyin kendi sınırlarını genişletebilir.

 

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 02 Ekim 2017 tarihinde Oğuz Öztuzcu’nun seminerinden yola çıkılarak kurgulanmıştır.

 

KAYNAKÇA

Teknoloji Evriminin İnsan’a Etkisi Üzerine

Anahtar Kelimeler: teknoloji, teknoloji insan ilişkisi, doğal-yapılı çevre algısı

Paleolitik Çağda insan korunmak, beslenmek, avlanmak için basit taş aletler yapmaya başlamıştır. Aletlerin üretilmesi ve kullanılması ile başladığını söyleyebileceğimiz ‘insanlaşma’ sürecinde taş delgiler, taş kalemler, kemik ve boynuzdan yapılmış aletler ve hatta alet yapan aletler ile üretim ilerlemiştir. Basit taş aletler ile başlayan teknoloji önce madene ardından 18. yüzyıl ile makinelere ve makinelerle seri üretime kadar uzanmıştır. Zamanla makineler de işlev, teknik, güç, donanım olarak geliştirilmiştir. 21.yüzyılın ilk çeyreğinde ise teknoloji, elektronik ve bilgisayar teknolojisidir. İnsanın artan bir ivme ile geliştirdiği teknoloji insan hayatını da aynı hızda dönüştürmektedir. Peki insan doğası bu gelişmeye ve değişmeye ne kadar açıktır? Dünyada, dünyanın koşullarında var olamaya ve ardından varlığının farkına varmaya başlamış nesiller bu ilerleyen teknolojiyi sindirebiliyorlar mı?

İnsan ve çevresi eski çağlardan bu yana bir gelişme içerisindedir. İnsan beyninin kapasitesinin, süreç içerisinde değiştiğini göz önünde bulundursak bile, var olmaya yeni başlayan kişinin bu gelişmelerin farkındalığını, var olmanın farkındalığı ile birlikte yaşadığını söyleyebiliriz. Bu doğrultuda insanlık tarihindeki her gelişmenin bu bilgi sindirme sürecini zorlaştırması beklenir. Aynı paralellikte, doğal çevre / yapılı çevre oranının her geçen gün küçülmesi ile ikisi arasındaki ayrımı yapabilmenin her yeni nesil için daha çok zorlaştırdığı söylenebilir¹. İnsanın özü ile uyumlu olanın doğal çevre olduğunu kabul edersek; teknolojik gelişmeler, ortaya çıkan farklılaşmalar, doğallıktan her uzaklaşma, teknoloji çağının bireyleri olmak -ve zamanla daha çok olmak- insanın çevresini makineleştirdiği gibi onun özünü göz ardı edip insanı da- makinenin üreticisi olsa dahi- bir parçası haline getirdiği ileri sürülebilir.

Modernleşme ile birlikte insan, varlığının salt öneminden ise, kendini enerji kaynağı veya iş görme kapasitesi olarak değerlendirip, ürettiği şeye mi odaklanıyor? Belli bir konuda uzmanlaşan ya da başka bir deyişle belli bir konuda araçsallaşan kişi de bu uzmanlaşma / araçsallaşma sürecinde parçalara yoğunlaşarak daha da parçalanıyor ve böylece özündeki insana dair şeyleri kaybediyor, ondan uzaklaşıyor ya da onu bastırıyor olabilir mi? 1883-1969 yılları arasında yaşamış psikiyatr ve felsefeci Karl Jaspers bireyi araçsallaştırma ve onu teknik olarak değerlendirme çağının bir sonucu olarak batı dünyasında yaşayan bizlerin aslında öz bilincimizi (kendi kendimizin farkında olma) yitirme sürecine girdiğimizi ve tarihsel insanın son çağında olabileceğini iddia ediyor (May, 1983). Yani dönüşmüş ve dönüşmeye devam eden bu dünya, insanın doğa ile birlikte kendine yabancılaşması sorununu açığa çıkartıyor.

Faydasının göz ardı edilemeyeceği teknoloji, insanın varoluşundan beri nesilden nesile aktarılarak katmanlaşmaktadır. Bireysel ve varoluşsal olarak kendi yaşam süresi içinde değerlendirilmesinin kaçınılamaz olduğu insan ise, bu katmanlaşarak ilerleyen ve bir insanın ömrü değil insanlığın ömrü ile okunabilecek teknolojinin dönüştürdüğü hayatında yabancılaşma hissi ile var olmaya çalışıyor. Teknolojinin sonu olmayan bu evrimi, insanı insan olmaktan uzaklaştırmakta ya da yeni bir insanlık tariflemektedir.

¹ Burada bahsedilen ayrım yaşanılan çevrenin yapılı bir çevre olduğunu; binaların, yolların, hatta doğal olduğu söylenen ağaçların bile var olmasına izin verilen alanların insan yapımı olduğunu kavradığımız anlardan oluşan bir süreci ifade eder.


Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 16 Ekim 2017 tarihinde Melike Altınışık’ın “Dijital Tasarım. Mimarlık” isimli seminerinden çağrışımla kurgulanmıştır.

 

KAYNAKÇA

  • Demirtaş, P. (2002), Heidegger ve Varlık Yorumu, Kaygı Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi (02). 19-49 YKY.
  • Kırmacı, N. Y. (2011). Martin Heidegger’de Teknoloji Problemi (Yüksek Lisans Tezi) Gazi Üniversitesi Felsefe Grubu Öğretmenliği Bilim Dalı, Ankara.
  • May, R. (1983). Varoluşun Keşfi, (Çev. Aysın Babacan), İstanbul, Okuyan Us Yayın evi.
  • URL-1. <http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/TR,77778/ paleolitik-cag.html> erişim tarih: 31.10.2017.

Arayışta Olma Hali ve Gelişen Teknoloji ile “Yeni” Mimarlık

Anahtar Kelimeler: teknoloji, ‘yeni’ mimarlık, mimari arayışlar, dinamizm, ‘form follows data’

Mimarlar, üretilenler, doğa ve insan üzerinden yola çıkıp gerek çözümü gerek sorunu bu kavramlarda arayarak ideale ulaşma halindedir. Tarih boyunca ortaya çıkan mimari arayışlar, birbirinden ayrı düşünülemez; birbirlerini takip eden hatta iç içe geçmiş süreçlerde ortaya çıkmıştır. Kendinden önceki cevapları geliştirmeyi ya da onlara karşı durmayı, daha eskiye odaklanmayı, bambaşka bir bileşene yoğunlaşmayı içeren mimari arayışlar, sanat akımlarından politikaya döneminin ortamından etkilenir; birbirine bağlı olarak gelişir; zamandan ayrı düşünülemediği gibi yerden ve aktörlerinden de ayrı düşünülemez. Bu arayışları Antik Mısır mimarisinde düzgün geometrik formlarla, Leonardo da Vinci’de Vitruvius Adam’la, Palladio’da Antik Yunan ve Roma’yla, Gaudi’de doğa detaylarıyla, Le Corbusier’de Modulor’la görebiliriz.

Gelişen teknolojinin hayatımızı sürekli olarak yeniden tanımlamasıyla, ideal kadın bedeninin yıllara göre değişimi gibi mimari cevaplar da süreç içerisinde sürekli değişmiş; ancak yeni cevaplar aramaktan ya da verilen cevapları geliştirmekten vazgeçilmemiştir. Mimaride kullanılacak oran ve orantılara dair ideal olanın arayışı da yıllar içinde farklılaşmıştır. Greg Lynn’in 2005’teki TED konuşmasında bahsettiği gibi oran ve boyutlandırma önce beş ve yedi rakamlarında aranmıştır¹. Ardından 15. yüzyılda ondalık sistem icat edilmiş; sonrasında kalkülüs temelli ve dijital araçları kullanan modellere geçiş yaşanmıştır (URL-5). 2000’li yıllarda ise sürekli iletişim içerisinde ve hareket halinde olmak önemli hale gelmiştir. “Hatta kalma” sıkıntısından, sürekli çevrim içi olma arzusuna doğru bir geçiş yaşanmaktadır. Bu, mimaride de “durağanlık”ın sorun edilmesi ile zaman, mekan ve çokluğun bağlamına uygun, dinamik, hesaplamalı, veri ve süreç odaklı, şeffaf ve ilişkisel bir anlayış’ın ön plana çıkması olarak görülür (Alaçam, Gürer, 2015). Hem birbirimiz ile hem de -genetik gibi- farklı disiplinler ile sürekli kendini güncelleyen bir ilişki/iletişim halide olmak gerekli hale gelmiştir. Greg Lynn (Şekil 1), John M. Johansen (Şekil 2), Marcos Novak (Şekil 3), Zaha Hadid (Şekil 4) gibi mimarların/ofislerin projelerinde hareket halinde olan ya da evrimleşen bir yapının bir anını ve “o an”ın bir sürecin parçası olduğunu okumak mümkündür. Hem çevrim içiliğin ön planda olduğu bu çağda hem de bu yapı örneklerinde sadece dinamik olmak değil, veri odaklı olmak da önem kazanmıştır. Ürünün kendisi, ürünün bulunduğu/bulunacağı ortam-zaman, üreten aktörler ve üretimdeki makineler, bunların birbirleri ile ilişkisi ve diğer girdiler ürünü biçimlendiren veri ağını oluştururlar. 19. yüzyılda Louis H. Sullivan’ın “Form Fonksiyonu İzler”; 20. yüzyılda Sim van der Ryn’ın “Form Akışı İzler” söylemleri 21. yüzyılda “Form Veriyi izler”² ile devam etmektedir.

01
Şekil 01: Greg Lynn, Hidrojen Evi, Viyana, Avusturya, 1996-1999 (URL-1)
03
Şekil 03: Marcos Novak, sıvı mekân(liquid space) (URL-3)

Teknoloji, gerek bilim gerek iletişim alanında hızlanan bir ivme ile ilerlemektedir. Teknolojiye yetişmeye çalışarak sürekli iletişim halinde olmanın ve daha hızlı yaşar hale gelmenin, arayışlarda ortaya çıkan cevapların tüketilmesi ve yeni cevapların aranması döngüsünü hızlandırması beklenir. Arayışların getirdiği değişimin de hep var olduğu ve hızlanarak var olmaya devam edeceği söylenebilir. Dünün, bugünün ya da yarının cevapları ne yanlış olarak nitelendirilebilecek arayışlardır ne de Platon’un ulaşılmaz ideaları’dır. Cevapların değeri yadsıyamaz; ancak önemli olanın arayışta olmak olduğu ve dönüşümlerin farklılaşmaların, başkaldırmaların bu arayışların ayrılmaz parçası olduğu iddia edilebilir.

 

¹ “Çünkü burnumuz başımızın beşte biri oranındadır ya da başımız ile bedenimiz arasında bire yedi oranı vardır” (Lynn,2005).
²Andrew Vande Moere’nin Form Follows Data : The Symbiosis between Design & Information Visualization Makalesinin başlığından alıntıdır.

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 23 Ekim 2017 tarihinde Meltem Aksoy’un “Tasarım-Algoritmik Düşünce” isimli seminerinde “Bugünkü dijital hesaplamalar eskiden analog olarak yapılırdı.” sözünden çağrışımla kurgulanmıştır

KAYNAKÇA

Bilgi Paylaşımının Artması ile Doğru Bilginin Yokoluşu Üzerine: Ekşi Sözlük Örneği

Anahtar Kelimeler: bilgi paylaşımı, iletişim, ağ toplumu, ekşi sözlük

Collins’in 1993’te ‘bilgi’yi¹ sınıflandırırken² kullandığı başlıklardan biri olan kodlanmış bilgi (Encoded Knowledge), yazılı veya görsel olarak kaydedilmiş bilgidir. Kaydedilmiş bilgi paylaşılabilir, aktarılabilir, saklanabilir haldedir. Bilgi paylaşımı için temel unsurun iletişim olduğunu kabul edersek, iletişim araçlarının artması ile bilgi paylaşımının da arttığını ve çeşitlendiğini söyleyebiliriz. Bilgi paylaşımı aynı anda ve aynı mekanda iki veya daha çok insan arasında geçen, aktaranın aktarmaya başlaması ile ortaya çıkmıştır. Önce ezberlenen hikayelerle, şiirlerle, çizimlerle sonra yazılarla devam etmiştir. Yazılar ve görseller kitaplara dönüşmüş, sözlükler, ansiklopediler üretilmiştir; telgraf, telefon, radyo, televizyon ile iletişim araçları gelişmiş ve değişmiştir. Bilgisayar ve internet teknolojisi ile yeni bir döneme girilmiş, bilgi paylaşımı siber mekanlara taşınmıştır. Artık bilgiyi aktaran ve alan kişilerin aynı zaman veya mekanda bulunmasına gerek kalmamış, zaman ve mekan kriterleri farklılaşmış, katılımcıların sayısı artmıştır.

Üretilen yeni iletişim modelleri ile farklı bilgi paylaşım yolları hayatımıza girmiş, “e-”kavramlar ortaya çıkmıştır. Sözlükler, ansiklopediler gibi bilgi aktarım ortamları, e-hayat’ta karşılıklarını bulmuştur. Forumlar, bloglar, eposta hesapları, e-sözlükler, haber siteleri vs üretilmiştir. Bir dilin kelimelerini belli bir sıra ile alarak tanımlarını yapan, açıklayan, başka dillerdeki karşılıklarını veren eser³ olarak tanımlanan sözlüklerin geleneksel tanımlarının e-halini bulabileceğimiz gibi sınırlarını aşan, farklı tanımlamalar getiren oluşumlara da ulaşabiliriz. Bu farklı oluşumlardan biri katılımcı sözlüktür ve Türkiye’deki popüler örneği ‘ekşi sözlük’tür. Ekşi sözlük; çeşitli kelimeler, kavramlar, durumlar hakkında yazarlarının doğruluğu sorgulanabilir ve doğruyu sorgulatan tanımlamalarını ve yorumlarını içeren internet sitesidir. Yaratıcısı Sedat Kapanoğlu (ssg rumuzuyla) ekşisözlük’ü aynı başlıklı entry’si ile “(…) ‘doğru’ kavramının aslında ne kadar değişken olabileceğini ve bilgiye aslında ne kadar farklı açılardan bakılabileceğini tamamen kontrolsüz bir şekilde açığa sermiş(…)” olarak nitelendirmiştir (1999)(URL-1). Yazarlarının kavram, olgu ve süreçlere ilişkin alternatif tanımları; gündem ile ilgili yorum ve değerlendirmeleri; gündem maddelerini halktan bir insan olarak ele almaları ve kamuoyunun nabzını tutmaları ile farklı bakış açılarının bir arada bulunduğu ekşi sözlük çok kültürlü bir sanal ortam ve yeni bir toplumsal yapı tanımlayan ağ toplumunun bir etkileşim biçimi ve mekanıdır (Gürel, Yakın, 2007). Bu yeni haliyle sözlük kavramı, sürekli yenilenerek güncel kalan, toplumsal konuların ve değerlerin tartışmaya açıldığı, doğru olabildiği gibi yanlış bilgi de edinebileceğimiz, öğrenmekten çok sorgulamak ve farklı fikirler edinmek için başvurduğumuz kaynak haline gelmiştir. Farklı görüş ve tanımların çokluğu ve yanlış/yalan bilgi paylaşımının artması ile bilginin doğruluğuna olan güven sarsılmış; önce doğru bilgiye ulaşma kaygısına, ardından elde edilen her bilginin doğruluğunun sorgulanmasına, bilgiye şüphe ile yaklaşma refleksine; hatta doğru bilginin yokluğu hissine yol açmıştır.

Ekşi sözlük ve benzeri oluşumların sözlük kavramının sınırlarını zorlaması gibi siber mekanda artan bilgi, bilgi kaynakları ve bilgiyi paylaşma biçimlerine dair birçok düşünce kalıbının da süreçle farklılaşmaya devam etmesi beklenir. Eski çağlarda bilgi paylaşımının önündeki engel, paylaşım ortamının ve araçlarının kısıtlılığı iken; 21.yy’da siber mekanlarla bu ortamlar ve araçlar artmıştır. Sonrasında başlıca engellerden biri paylaşım ortamının ve katılımcılarının kendisi haline gelmiştir. Kısıtsız / az kısıtlı bilgi paylaşma hakkı ile doğru olmayan bilgiler ve kesinliği belli olmayan durumlardaki kesin yargılar doğru bilgiye ulaşmayı zorlaştırmış, ‘ayıklama’ gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Paylaşımın ve bilginin çokluğunun ardından artık “doğru bilgiye ulaşmanın zorluğu” görüşünün “edinilen bilginin doğruluğunun her koşulda sorguya açık olduğu” görüşüne evrildiğini söyleyebiliriz.

 

¹ Bilgi : 1. (knowledge) Bireylerin öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile çaba sarfederek elde ettiği olgular. 2. (information) Bireylerin herhangi bir çaba sarfetmeksizin ulaştığı dışardan verilen olgular (TDK).
² Bu sınıflandırma; Beyinleştirilmiş Bilgi (Embrained Knowledge) Vucütlaşmış Bilgi ( Embodied Knowledge) Kültürleştirilmiş Bilgi (Encultured Knowledge) Kodlanmış Bilgi (Encoded Knowledge) şeklindedir. 1995te Blackler bu sınıflandırmaya Gömülmüş Bilgi’yi (Embedded Knowledge) ekler.
³ TDK

 

Bu metin, İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı 2017-2018 Güz Yarıyılında Doç. Dr. Meltem Aksoy & Doç. Dr. Nurbin Paker tarafından yürütülen MTS 537 Mimari Tasarım Süreçleri ve Etkileşimleri dersi bağlamında üretilmiştir. Dönem seminerleri kapsamında, 20 Kasım 2017 tarihinde Ethem Gürer’in seminerinden yola çıkılarak kurgulanmıştır.

 

KAYNAKÇA

  • Canary, H. E., McPhee, R. (2011)D.Communication and Organizational Knowledge: Contemporary Issues for Theory and Practice, New York .
  • Demirel, Y., Seçkin, Z.(2008) Bilgi Ve Bilgi Paylaşımının Yenilikçilik Üzerine Etkileri, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 17, Sayı 1, Adana.
  • Gürel, E., Yakın M. (2007) Ekşi Sözlük: Postmodern Elektronik Kültür, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi, Cilt 4, Sayı 4, Konya.
  • URL-1. <https://eksisozluk.com/eksi-sozluk–31966&gt; erişim tarihi: 30.11.2017